29 Aralık 2008 Pazartesi

GAZZE, AH GAZZE… / Ebubekir Sifil


Küresel kriz var şimdi, extra acılarını ertele;
Düşme üstüne, üstüne füzeler yağan barakaların.
Nasılsa ucuz bir kandır akan, ellerini yıkarsın geçer,
Bir de kınama cümlesi kurarsın, hem vicdanın rahatlar…
Gazze'de bir çocuk,
Alnından yüzüne akan kanı silecek, elini hissetmiyor.
Dünya hissetmiyor, Gazze'de çocuklar ölüyor kocaman ölümlerle,
Gazze'de bir anne,
Göz pınarları kurumuş donmuş ruhumuza ağıtlar yakmaktan,
Bir eli koynunda, bir eli topraktadır Gazze'de annelerin
Yetim cenazeleri uğurlamaktan.
Gazze'de toprak doymuştur yiğit ölümlerine
Altında fidanlar, üstünde çınarlar yaşayan toprak;
Kadim canavarları dünyanın doymamıştır.
Ey Filistin,
Ey nebiler beldesi,
Kalkmıştır üstünden gölgesi
Ömer'in ve Selahaddin'in
Ve Abdülhamid-i Sani'nin,
Şimdi İshak yastadır ve İbrahim,
Nicedir akan İsmail'in kanıdır.
Ey Filistin,
Andolsun zamana,
İncire ve Zeytine ve Sinîn'e
Ve ince ince süzülerek Gazze'ye
Sabra'ya, Şatilla'ya, Cenîn'e
Akan kana andolsun,
Yazgın yazgımdır, yasın yeminim,
Hıyaneti tevil etmeyeceğim.
Ruhunu satlığa çıkarmışların,
Ve korkakların ve Allah'ı unutanların
Üstümüze boşalttığı utancı faş etmeden,
Tel'in etmeden zulmü,
Ruhumu teskin etmeyeceğim…
Ey Filistin,
İbrahim'in mehceri, Musa'nın hülyası,
Yuşa'dan beri işgal altındaki Filistin.
Halife Davud'un, mülkler sahibi Süleyman'ın
Ve Üzeyr'in ve Zekeriyya'nın ve Yahya'nın yurdu.
Sen ki bağrına nebiler gömerek bekleyendin;
"Ben gideyim ki O gelsin" demişti İsa,
Çevresi mübarek kılınmış mescidi,
O "En Uzak Mescid"i kalbimiz kadar yakın eden Mirac Sahibi'ni bekledin.
Geldi.
Yüzüne renk geldi dünyanın,
Su yürüdü damarlarına Zeytin Dağı'nın kadim ağaçlarının.
Elleri birleşti İsmail'le İshak'ın.
Nebiler Sultanı'nın işaretlediği
Zamana dek, Mesihler çağına dek
Bu direniş sürecek.
Ne zaman gök misafir
Yarım kalan evrensel şarkıyı tamamlayacak,
O zaman dinecek evrensel acımız,
Kılıç o zaman kınını tanıyacak.
(Milli Gazete - 29 Ocak 2008)

28 Aralık 2008 Pazar

Şekilci Türkler

''Amerika’ya gittiğimde beni de en çok etkileyen şeylerden biri budur: Bu ülkenin şehirlerinde herkes kendine göre bir havadadır. Hangi kılıkla gezerseniz gezin, kimse dönüp size bakmaz. (New York’ta gelip geçene dönüp dönüp bakan birini görürseniz, bilin ki Türk olma ihtimali yüksektir.) Hem insanların acelesi vardır, hem de sizden görmeyi bekledikleri standart bir şekil yoktur ki, oturup “bu da kimmiş böyle” diye süzsünler.'' ‘Şehirli’ Türklerin ‘Köylü’ Zihniyeti/ Mustafa Akyol / Star

Gönül dünyamızdaki Dolunay..

Okuyucu Soruları-7 HZ. PEYGAMBER VE KADINLAR-2

''Bu hadis üzerinde düşünürken dikkate almamız gereken öncelikli nokta şudur: Zikredilen hususlar Efendimiz (s.a.v)'e "sevdirilmiş"tir. Dolayısıyla burada normal bir insanın sıradan zevkleri, beğenileri, tercihleri değil, bir "peygamber"e, Kur'an'ın ifadesiyle "namazı, ibadetleri, hayatı ve ölümü Allah için" olan bir peygambere ve şüphesiz peygamberlik göreviyle bağlantılı olarak "sevdirilmiş" şeyler söz konusudur.'' Dr.Ebubekir Sifil

İşte bu.! Alim ve hikmeti kollayan insanın ufuk çizgisi ile yaptığı yukarıdaki tesbit ve yazının içindeki diğer tesbitler önünde saygı ile eğiliyorum. Yazının tamamını buradan okumalısınız.

Bana "dünyanızdan" ifadesine ve içinde barındırdığı Hira mağarası esrarındaki hikmet ve "sevdirildi" cümlesine bu hadis-i şerifi okuduğum yıllardan beri özel bir ilgim olmuştur. "Sevdirildi" kadar "dünyanızdan" sırlı kelamı ile Peygamber sallahu aleyhi vesellem'e yüreklerde iştiyak artıyor. Bizim süfli dünyamıza ve bizim gönüllerimize "bizden gözüken" bir yanıyla bize benzeyen ama bir yanıyla asla kıyas bile yapılamayacak olan "içimizden bir elçi"..

Hani uzaydan biri gibi aramızda değil ama dünyalı da hiç değil.Allah'ım..! Ne zaman bu hadisi okusam kelimelerim acz içinde çırpınıyor, kalbimin anladıklarına tercüman olamıyor.Gönül dünyamıza elhamdulillah, bir dolunay düştü..

Bu defa da öyle oldu.



Siyonist caniler Gazze’yi kana buladı !

İsrail kudurdu. Siyonist köpekler, yıllardır ambargo ile aç, susuz, ilaçsız bıraktığı Filistinli Müslümanları füzelerle katletti. Aralarında çok sayıda çocuk ve sivilin bulunduğu yüzlerce masum insanı öldüren, yüzlercesini de yaralayan İsrailli caniler, kudurmuş köpek gibi saldırılarını sürdürüyor. (Milli Gazete)

26 Aralık 2008 Cuma

Komutanı emekliye götüren içki

''TSK'yı hangi çizgi temsil ediyor?Sayın Ertuğrul Özkök’ün gazetecilik becerisi yeni açılımlar sağladı. İki emekli Orgeneralin tartışmasını kastettiğimi anlamışsınızdır. Sayın Hilmi Özkök ve Sayın İlhami Erdil.'' Prof. Nevzat TARHAN/ Haber 7

25 Aralık 2008 Perşembe

acı veren hakikatimiz..!

Muhterem Ebubekir Sifil hocamızın aşağıda okuyacağınız tesbitleri üzerinde ne kadar düşünülse azdır.Anlaşılması gerekenlerin ne kadarını anlıyoruz diyerek, akıp giden zamana ve kaybettiklerimize hayıflanarak :

''İslam dünyasının son ikiyüz yıldır "değerler" bağlamında yaşadığı aşınma ve çürüme, İslam'la ilişkimizi "hissederek yaşama" seviyesinden, "öğrenmeye çalışma" seviyesine indirgedi. Bu, meyvenin tadını posasından almaya çalışmak gibi bir şey. Binbir türlü operasyona maruz bir zihin ve bulanık bir kalp, neyi ne kadar "sağlıklı" duyabilir? Tarihi, kültürü, dini, bu kadar filtrenin arkasından "olduğu gibi" görmek mümkün olabilir mi? Bütün bunların üstüne, varisi kılındığımız şeyin ağırlık ve ihtişamını taşıyacak sıkletten mahrum bulunuşumuzu da ekleyince, bu "minicik gövde"nin "kaf dağını" değil yüklenmeye, idrak etmeye bile güç yetiremeyişini açıklamak biraz daha kolaylaşıyor. Babasından kalan altın külçesine bakıp, "yarım ekmek arası döner veren çıksa da şu yükten kurtulsam" diyen toy delikanlının tavrı neyse, bizimki de o... ''

Ebu Hureyre’yi Savunmak ve Aklamak / Mehmet Şevket Eygi

Müctehid ve mukallid bütün ulema ve fukaha, Resulullah Efendimizin Sünnetini, İslâm fıkhının hukukunun ikinci kaynağı olarak kabul etmişler ve aksini iddia edenlere kâfir demişlerdir. (Mehmet Çağlayan, İslâm Hukuku’nda Sünnet’in Yeri, s. 181, İst. 1999)

Semerkand dergisinde çok önemli bir konu..!

Semerkand dergisi yine dopdolu. Ayın konusunda Ali Sözer çok önemli bir konuyu işlemiş.Mutlaka tamamı okunmalı.Özellikle de Vahim hatalar bölümü.

"Mürşitsiz yürünmeyen tasavvuf yolunda en büyük hatalar yine mürşit konusunda yapılmaktadır. İtikadî konuları tam anlamıyla bilmeyen kişiler yanlış sözler sarfediyor ve Allah Tealâ’nın bazı sıfatlarını mürşide isnat ediyorlar. Mürşidin her şeyi bilebileceğini, kaza ve kader sınırlarına bile müdahale edebileceğini ima eden, bu çerçevede menkıbeler aktaran kişiler görülmüştür. Bir örnek verelim. “Benim halimi mürşidim bilir..” sözünü tahlil etmek gerekir. Bu söz ile ne kastedilmiştir? Eğer mürşit bile olsa bir insanın kendiliğinden sınırsız bir haberdar oluşundan bahsediliyorsa, maksat aşılmıştır. Çünkü her şeyi mutlak anlamda bilen sadece Allah Tealâ’dır. Başka herkes, peygamberler bile eğer Allah bildirirse ve ne kadar bildirmişse onu bilebilir."

ömür geçiyor

Mevlâna Halid Bağdadî k.s. buyurdu :

“Hak yolcusu yasaklardan kaçındığı gibi, faydasız, gereksiz söz ve işlerden de kaçınmalıdır. Çünkü kıyamet günü her çeşit davranışının hesabını Yüce Allah’ın huzurunda verecektir. O halde aleyhinde sonuçlanacak ve cezalandırılmasına sebep olacak işlerden sakınmaması normal olmaz. Çünkü ömür son derece kıymetli ve vakit cevheri de pek değerlidir. Geçen her anın bir daha geri gelmeyeceğini bilerek, hayatın boş söz ve işlerle geçirilmemesine çok dikkat etmek lazımdır. Allah’ın zikrinden gafil olmamalı ve kalp huzuru içinde bulunmaya çalışmalıdır.Hak yolcusu, kendisini kefene sarılmış, sonra mezara konulmuş bir ölü gibi farzedip haline acımalı, kurtarıcı bir vesile olarak Allah’ın zikrine sarılmalı ve günlerini bu şekilde değerlendirmeye çalışmalıdır.”

24 Aralık 2008 Çarşamba

Saadeti Ebediyye

Gelen bir soruya, aşağıda Dr. Ebubekir Sifil hocamızın Milli Gazete'de 10 Haziran 2004 tarihinde vermiş olduğu cevapla cevap vermiş olalım.İşte o makale: SAADET-İ EBEDİYYE / Ebubekir Sifil
Okuyucu soruları içinde hakkında bilgi istenen kitapların başında gelen "Saadet-i Ebediyye" isimli eserin benim elimde bulunan son baskısı 2001 tarihli ve yaklaşık 1250 sayfa. Bu hacimdeki bir kitabın bir yazı çerçevesinde detaylı bir değerlendirmesini yapmak takdir edersiniz ki mümkün değil. Bununla birlikte, piyasaya ilk çıktığı tarihten bu yana hacmi durmadan kabaran ve muhtevasında değişiklikler yapıldığı görülen bu eserin baştan sona zararlı olduğunu söylemek insaf ve adaletle bağdaşmaz.
Eserde Ehl-i Sünnet'e yapılan yoğun vurgu ve genel olarak Ehl-i Sünnet ulemanın eserlerinden istifade edilmiş olması, ona ayrı bir hususiyet vermektedir. Ancak mütekaddimun ulemanın eserlerinden yok denecek kadar az istifade edilmiş olması ve Hadis'le ilgili hususlarda temel Hadis musannefatına hemen hiç başvurulmaması, eserin önsözünde "ilim kitabı" olarak tevsif edilmesiyle örtüşmemektedir.
Bununla birlikte eserin şu yönlerine dikkat etmek gerekir:
1. Eserde bol miktarda zayıf –ve hatta bazen uydurma– rivayetlere rastlanmaktadır. Mesela Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Hz. Ali (r.a)'ye, "Benden sonra halife Ebû Bekr olacaktır. Ondan sonra Ömer, ondan sonra Osman, ondan sonra da sen" buyurduğunun söylenmesi (69) böyledir.
2. Eserde yer alan birtakım fıkhî hükümler muteber değildir. Mesela hoparlörle ezan ve radyoda Kur'an okunmasının caiz olmadığının söylenmesi (206) böyledir. Hatta "Saadet-i Ebediyye" yazarı bu meselede o denli ileri gitmiştir ki, belirttiğim sayfada şöyle demektedir: "Görülüyor ki, radyo (mizyâ') ile ve minarede hoparlör (mükebbirussavt) ile ezan okumak (...) ve bunları ezan diye dinlemek caiz olmaz. Bunlar hem kabul olmaz, hem de günah olur. (...) Küçük günaha devam, büyük günah olmaktadır."
"... İbadetlerde değişiklik yapmanın bid'at olduğunu, büyük günah olduğunu biliyoruz. Resulullah'ın (sallallahu aleyhi ve selem) kabul etmediği, red ettiği bir şeyi ibadete karıştırmak ise, bid'atten daha büyük, ondan daha çirkin günah olur..." (722)
"... Radyodan ve hoparlörden çıkan sesler, şimdi Hıristiyanların ve Yahudilerin ellerinde bulunan İncil ve Tevratlar gibi Allah kelamı değildir... (724)
3. "... Yani mü'min namaz kılar, kâfir kılmaz. Münafıklar ise bazen kılar, bazen kılmaz. (...) Hadis imamları söz birliği ile bildiriyor ki, bir namazı vaktinde, amden kılmayan, yani namaz vakti geçerken namaz kılmadığı için üzülmeyen kâfir olur veya ölürken imansız gider..." (210)
Oysa bu konuda Hadis imamlarının söz birliği ettiğini söylemek mümkün değildir. Daha önce (2003 Ekim'inde) bu köşede, yine bizzat Ehl-i Hadis'ten birisinden, İmam el-Buhârî'nin çağdaşı Muhammed b. Nasr el-Mervezî'den, Ehl-i Hadis'in bu konuda ikiyi ayrıldığını nakletmiştim.
4. "İmam-ı Şafiî hazretleri, İmam-ı a'zamın içtihadının inceliğinden az bir şey anlayabildiği içindir ki, "Bütün müçtehidler, İmam-ı a'zam Ebû Hanîfe'nin çocuklarıdır" demiştir." (49)
Oysa İmam eş-Şâfi'î'nin bu sözü, İmam Ebû Hanîfe'nin içtihadlarından ancak az bir şeyi anlayabildiğini değil, hüküm istinbat metotlarının, özellikle de Kıyas'ın inceliklerini sistemli bir şekilde ilk önce ortaya koyan kişinin İmam Ebû Hanîfe olduğunu tesbit ve itiraf ettiğini gösterir. Aksi halde İmam eş-Şâfi'î'nin İmam Ebû Hanîfe'ye ve onun talebelerine muhalefet etmesini açıklamak mümkün olmaz. Daha da önemlisi, bu durumda İmam eş-Şâfi'î'nin mezhebinin "yüzeysel" ve "daha az değerli" olduğu gibi bir garabet ortaya çıkar ki, aklı başında bir kimsenin böyle bir iddiada bulunması mümkün değildir.
Bir de İmam Ebû Hanîfe'nin, "Sünnet'e ittibada herkesten ileri gittiği"nin söylenmesi (49), "diğer mezheplerin Sünnet'e daha az ittiba ettiği"nin tersinden ifade edilmesidir ve oldukça düşündürücüdür.
5. Bir diğer tesbit hatası da, Sahabe'nin tümünün müçtehid olduğunun söylenmesidir (50). Oysa muhakkık ulema, Sahabe'den içtihad seviyesine yükselenlerin sayısının 20 civarında olduğunu söylemiştir.
6. Bir kısım Hadis alimlerinin (es-Sehâvî, Ali el-Kârî gibi), sırf mevzu hadis konusunda eser verip, mevzu hadisleri diğerlerinden ayırdıkları için hedef tahtasına oturtulduğu görülmektedir ki, "Din kitaplarında uydurma hadis olmaz" diyen "âllame"nin buradan beslendiği açık. İmam el-Gazzâlî ve İmam es-Süyûtî'nin eserlerinde hiç uydurma hadis bulunmadığı iddiasında da öyle...
Bir takım kitaplarda uydurma hadis bulunduğu gerçeğinin savunulacak yanının kalmadığı görüldüğü zaman da "O kitaplar dinin temel bilgilerini bildiren kitaplar değildir" denerek güya çıkış yolu bulunuyor!...
7. Bir "garib hadis" tarifi: "Yalnız bir kimsenin bildirdiği hadis-i sahihdir." (423)
Demek ki Usul-i Hadis ilminde ya bütün garip hadisler sahih kabul ediliyor veya uydurma hadisler arasında, garib hadisler gibi tek kişi kanalıyla nakledileni yok!!
Mezkûr kitap hakkında elbette daha fazla şey söylenebilir. Ancak muhtelif konulardan seçtiğim bu örnekler, kitabın, tam anlamıyla güvenilerek okunamayacağını göstermeye yeterlidir.
______________________
Konuyla dolaylı bağlantılı 2 linki ilave ediyorum (C.Cenk)
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=34
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=35
Bağlantı

19 Aralık 2008 Cuma

Rıhle dergisinde Hayrettin Karaman..!


Rıhle dergisi okuyor musunuz? Mutlaka okumalı ve abone olmalısınız.(Yurtiçi yıllık 24 ytl. gibi cüz’i bir maliyet ücreti var.)Ele aldığı son derece hayati konuları çeşitli isimler altında derinlemesine irdeleyen, insana kültürel/doğru itikat anlamında çok şeyler katan bu dergiye ‘’dergi’’ demek aslında haksızlık olur. 140 küsur sayfasıyla kütüphanelerimizde ‘’kaynak’’ kitap olarak yer almayı hak eden derginin editörünün Muhterem Dr.Ebubekir Sifil hoca oluşu, zaten abone olmamız için yeterli bir sebep teşkil ediyor.

‘’İçtihad kapısı nereye açılır ya da dinler arası diyaloğun öteki yüzü.’’ konu başlığında (sh:86-100) Muhterem Dr.Ebubekir Sifil hocamızın, Bay Hayrettin Karaman’ın kendi kendisi ve verdiği kaynaklar arasında nasıl çeliştiğinin; verdiği kaynaklara dahi hakkınca vakıf olamadığının çeşitli örneklerini ibret ve dehşetle okuyorsunuz.

Yazıyı birlikte okuduğum arkadaşımın dudaklarından hemen şu cümleler döküldü: ''İşte mezhep tanımazlığın, mezhepsizleri referans alışın vardığı hazin son!''

Sadece bu da değil, kefere ile diyalog adına buluşmalarda, onlara şirin gözükmek adına İslam’dan sapışın acı fotoğrafı aslında..!

Yalnız kendisi sapmıyor, peşinden sürüklediği kişilerin de sapmasının vebalini omuzlarına yüklüyor bu tipler.

Ben basit biriyim, akademik yazı okumak isteyenler RIHLE okusunlar.M.Ş.Eygi’nin geçen bir yazısında dediği gibi, ehl-i sünnet inancını savunmak için prof. gibi unvanlar gerekmiyor. Herkes ‘iyi bildiği şeyin alimidir’ ve şu ahir zamanda bir kişinin arama motorlarından bu bloga girip uyanmasına sebep olmayı, cana nimet bilirim.

Karaman, kendi çarpık görüşlerini ‘’böyle düşünen alimler vardır’’ şeklinde takdim ediyor ama Ebubekir hocamız, Abduh’dan başka kaynak veremeyen Karaman’a : ‘’Hoca bu davasında tutarlı ve makul olduğuna inanıyorsa, kendisinden şu soruların cevabını kamuoyu adına bekliyoruz:’’ diyerek 4 önemli soru ile yazısını noktalamış.

Bugün ben de, Sn.Karaman’a mealen: ''Okur sorularını zaman zaman köşenizde cevapladığınız biliniyor.Ebubekir Sifil hocanın Rıhle’deki size, adımıza sorduğu sorulara ne zaman cevap vereceksiniz'' şeklinde mail gönderdim. Açıkçası kendisinin de Y.Nuri gibi, Ebubekir Sifil hocamıza bir cevabı olabileceğini sanmıyorum.

MODERNİTE MODERNİSTLER VE BAZI KAVRAMLAR ÜZERİNE (*)


Bu iki kavramı da sıkça kullanıyoruz. Bana bu iki kelime pek sevimli ve yerli yerinde kullanılıyor gibi gelmiyor.

Modernite ile kastedilen günümüzün çarpık anlayışının yaşandığı bir dünya ve bu dünyaya kapılmış din baronlarının beslendiği alan..Elbette modernistler de, Peygamber ve ashabı ile sonraki sadık takipçilerinin, dini anlama ve yaşama biçiminden uzak kişiler olarak anılıyor.


Konuya yeni intibak halindeki günümüz insanı için ‘’modern’’ kelimesi çekiciliğini koruduğundan, modernite ve modernistlerin açmazları, yanlış yolları, yeterince kalplerde beklenen vurguyu yapabilecek midir?

Ben modernite yerine ahir zaman, günah asrı, son zaman, günümüz, çağımız gibi kelimelerden yanayım.

Modernist yerine de dinde reformcu, mezhepsiz, reformcu gibi kavramlardan yanayım..Bunların meselenin vahametini ve dehşetini daha iyi ifade ettiğini düşünmekteyim.


Kur’an ayetlerine ‘’metin’’ denmesini, ‘’bir şeye din diye inananlara imanlı’’ denmesi yerine ‘’bir şeye din diye inandıklarından –inançlı- insanlar’’ denmesini; ‘’iman’’ kavramının İslam’a inanmış Müslümanlara has olduğunu düşünmekteyim.İman ile inanç; Müslüman ile mü’min kavramlarında fark olduğunu düşündüğüm gibi..


Aynen Müslüman topluluklarının dini amaçla yaptıkları toplantıların ‘’ayin’’ diye anılmasına karşı olduğum gibi..


Bu tür kavramları kullanmak, bilerek ya da bilmeyerek; farkında olalım olmayalım biz Müslümanları gayrimüslimlerin planlarına hizmete götürür diye düşündüğüm gibi..Onların kendilerini ve bizim değerlerimizi o şekilde isimlendirip nitelemelerine atıfta bulunmaksa, onların minderinde güreşip, peşinen bir sıfır mağlup başlamak anlamına gelir.


Rıhle son sayısında (yıl:1, sayı: 3) de geçen konu başlıklarından biri de :’’ Modern ilahiyatçılar hangi anlayışın mümessilleri’’ denilmiş..Cümleyi değiştirelim ve bakalım hangisi beyni iğdiş edilmiş, her alanda talan edilmiş ümmetin kafasında şok etkisi yapacak?


''Reformcu ilahiyatçılar hangi anlayışın temsilcileri''


Kaynakçanın yazının en sonuna değil de, aynı sayfanın altına serpiştirilmesini dilediğimiz Rıhle’ye Cenab-ı Hak’dan (cc) uzun ömür ve bereketi/feyzi bol bir yayın hayatı dilerken, hem abone olmayı hem de sevdiklerimize doğum günü ya da bayram hediyesi olabileceğinin önemini tekrarlayalım.

(*) Konu ile ilgili günler sonra Ebubekir Sifil hocan'ın şu yazısını okudum.

15 Aralık 2008 Pazartesi

Sünnilik olmuyor, i’tizal verelim! Bizde fırka çok (4) / Dr.Ebubekir Sifil

Muhterem Ebubekir Sifil hoca, Sibel Eraslan ve onun gibi düşünenlere cevap vermeyi sürdürdüğü, yine son derece ilmi makalesinde önemli bir ölçüyü de gören gözlere şu şekilde muştulamış: ''Hasılı, bilinç altını modern çağın değerlerinin belirlediği bir kısım Müslümanlar tarafından sıklıkla gündeme getirilen recm meselesi aslında bir “gösterge”dir. Kur’an’a, Sünnet’e, Sahabe’ye, ulemaya bakışı, Din telakkisini ve modernite karşısında ne türlü bir pozisyon alındığını ele veren bir gösterge…
Bir yanda Din’in diğer ahkâmı gibi recmi de hem bilgi, hem de amel olarak nesil be nesil tevarüs eden –Haricîler dışında– bütün Ümmet, diğer yanda Din’i onlardan daha iyi anladığı iddiasındaki küçük ve türedi ve –birikimi, şöhreti, akademik titri ne olursa olsun–onlarla kıyaslandığında elbette “cahil” bir grup!''

Yazının tamamını buradan okumalısınız.

13 Aralık 2008 Cumartesi

Sünnilik olmuyor, i’tizal verelim! Bizde fırka çok (3) / Dr. Ebubekir Sifil

''Yani üzerinde icma edilmiş meselelerden olan recmi(7) tartışmak modern zamanlara gelene kadar ne hikmetse hiçbir müslümanın aklına gelmemiştir! Buradaki “icma” kavramına bakarak recmin sadece Ehl-i Sünnet alimler arasında ittifak konusu olduğu düşünülmemelidir. Şia(8) ve Mu’tezile(9) de dahil olmak üzere bid’at fırkalar da bu meselede Ehl-i Sünnet’ten farklı bir tutum içinde olmamıştır. Tek istisna Haricîler’dir. Onların meseleye hangi noktada şaşı baktığını bu yazı serisinin ikincisinde belirtmiştim. ''

9 Aralık 2008 Salı

kolay yazı..

Günler sudan hızlı akıyor. Daha dün gibi yeni yıla girilmişti..

Daha dün Ramazan Bayramı vardı ve Kurban'a daha çook var deniliyordu..! Yaşayanlar hepsini gördü. Bir kısmımız ''idrak'' etti, bir kısmı nefes alıp vererek yaşadı!

İyiye gitmeyen dünya..Bozulan ve ölçüsü kaçan dengesiz yaşam. Ani ölümler, cinayetler!

Kaliteli ve güçlü liderlerden mahrum bir dünya..

Alimi az bir İslam dünyası. İnancını uygulama alanına dökemeyen inananlar. Paranın/kadının kölesi nebat insanlık..

Bazen içimi darlanıyor, sokaklar bana acımasız ve korkunç geliyor.''Her geçen günü aramadıkça kıyamet kopmaz'' buyruğu ile çocukluğumun zamanlarını özlüyorum.

Uzun zaman aradan sonra Kurban kesim yerinde bir ibadetin ifası için bulundum. Koskoca hayvanların, boynuz gibi silahları olmasına ve düşüncesiz/merhametsiz kasapların gözleri önünde kesilen arkadaşlarını/hemcinslerini görmelerine rağmen uysal ve teslim olmuş halleri bu bayram bana çok dokundu. Gözyaşlarımı saklamak için hemen ortamdan uzaklaştım.Uzaklaşırken ''insan'' için ne büyük yatırım/masraf yapıldığının düşüncesi; Allah'ın azameti, zenginliği ve insanın küçüklüğüne rağmen ''muhatap'' alınışı karşısında boynum büküldü ve çamurlu köy yolunda çamur olmak geldi içimden.

Bu ilahi iltifata ve insan için yapılanların bir kısmı geldi gözlerin önüne..''Rabbininizin hangi nimetini sayabilirisiniz..?'' mealindeki ayet geldi aklıma..Arapça orijinali ''fe bi eyyi ala-i rabbiküma tükezziban'' mıydı?

Ahmet Altan'ın biz Müslümanları sorguladığı ''Haram'' başlıklı yazısını okumuşsunuzdur.Son derece tutarlı sorular sormuş ''inandım'' dediği halde bu inancı yaşamlarına yansıtmayan/yansıtamayan samimiyet ve ihlas yoksunu ahvalimize ait..

Şu anda bizlerin içinde bulunduğumuz atmosferin nasıl dejenere olduğunu da hesaba katıyorudur sanırım..Onun sorgulamasını, kaçımız kendimiz için ve kendi nefesimizi dinleyerek, kalp atışlarımız arasında yapabiliyoruz..?

Bunca masrafın bir faturası yok sananlar, müthiş bir aldanış içinde ve bunu yazıya döken biri, kalbine ne derece kazıyabildi?

Her şey insan için, insan Allah (cc) için. Hava, su, gıdalar,göz, kulak benim için, ben de bu alet edavatla, beni kendisine muhatap seçme lütfundaki yeryüzü halifesi olarak Allah için yaratıldım.

''De ki; şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin rabbi olan Allah içindir.'' ayet mealinin neresindeyiz?

Blog sakini dostlar..! Bir süre yazma işine az zaman ayıracağım.

6 Aralık 2008 Cumartesi

Kurban

“Adem oğlu, Kurban Bayramı günü ALLAH Teâlâ katında kurban kesmekten daha sevimli hiçbir amel yapmamıştır. Gerçekten o kurbanlık hayvan, kıyamet günü boynuzuyla, tırnaklarıyla ve kıllarıyla birlikte gelir. Kurbandan akan kan daha yere düşmeden ALLAH Teâlâ yanındaki yerini alır. O halde, kurbanın sevabı böyle olunca, kurban kesmekle kendinizi hoş ve müsterih tutun.” (Tirmizi, Edahi:1; İbn-i Mace, Edahi: 3)

Tasavvufta sofiler birbirlerine yada mürşidlerine de ''Kurban'' diye hitap ederler. Kevser suresinde ''Rabbin için Kurban kes'' buyruğunun bir açılımı da mutasavvıflar nezdinde nefsin kurban edilmesi, nefsin Allah için etkisinin yok edilmesi, kendisi ile azim bir mücadeleye girişilmesi, kendisine uyulmamasıdır.Surede ihsan edilen nimetler ''kevser'' kavramı içinde barınmaktadır.Konyalı Vehbi Efendi tefsirine göre, bu nimetlere kavuşan Peygambere ve takipçilerine (salat selam üzerine olsun), şükür bahsinde ''kalple ta'zim, lisanla sena ve azalar ile amel etmek'' şeklinde tefsir edilmiştir.

Akıl ve iman sahibi her mü'min, bunun şükranesi ve büyük cihad olarak nefsinin kanını bu dünyaya akıtması ve dualarında ''Allah'ım, olmadan beni beden ağacımdan koparma'' diye niyazlar içinde olsa gerek. Ham gelip ham gitmeme mücadelesinde nefs ''kurban'' edilmezse ''yakin'' kapıları açılmayacaktır.

Kamil bir mürşid de, akıl ve imandan sonra ''kevser'' hükmünde olabilir mi? Bu düşünülmelidir.

Kurtubi tefsirine göre Kevser 16 maddede özetlenmiştir.Onlardan bazıları: Kevser, İslamdır; İslamı yaşama nimetidir.Allah'ın dışındakilerle ilişkiyi kesen kalpte bulunan bir nurdur. Şefaattir, fıkıh bilgisidir, beş vakit namaz kılma nimetidir.

Arefe günü vacip olan ve sabah namazı itibari ile farz namazların ardından getirilmesi gereken teşrik tekbirleri, bayramın 4. günü, 23. vakit olarak ikindi namazı farzı ile son bulur.
Allahü Ekber Allâhü Ekber Lâ ilâhe İllâllahü Vallâhü Ekber, Allâhü Ekber ve Lillâhi`l-Hamd..

Dünya genelinde sahipsiz, ezilen, sömürülen, katledilen Müslümanların manzarasına rağmen gönül coşkunluğu ile bayram yapmak kolay olmasa gerek.

Bayram tebriği sms zincirleri ile birilerinin kasasını şişirmeden, makul ölçülerde ve birazda baş önde suçluluk duygusu ile mazbut bir bayram dilerim.

Sünnilik olmuyor, i’tizal verelim! (2)

''Kaldı ki, ahkâmın sübutunu değil, “insanîliğini” (!) merkez almaya başladığınızda siz recmi reddedersiniz, bir başkası “kol kesme”yi önünüze koyar, öteki “kısas”ı karşınıza diker, bir diğeri kadınla ilgili “problemli” hükümleri, beriki “kölelik ve cariyelik”le ilgili ahkâmı… Ve siz sürekli bir “savunma” psikolojisi içinde müslümanlığınızı esnetmekten başka bir şey yapamazsınız. Kur’an ve Sünnet’le sabit hükümlerden “kurtulma” psikolojisinin varacağı nihai nokta ise örtülü ya da açık “irtidat”tan başkası değildir.'' Dr.Ebubekir Sifil / Milli Gazete

4 Aralık 2008 Perşembe

Recm sorusu üzerine..

Sayın ‘’adsız’’ (bir rumuz vermenizi yeğlerdim)
1400 yıldır recm uygulanmadığı kanaati/bilgisine nereden ulaştınız..? Arnold Toynbee'nin, en ideal devlet dediği Osmanlı’da şer’i cezalar çok nadir uygulanmıştır. Bunun, o cezaları gerektirecek fiillerin azlığından ve ‘’sübut bulmamasından’’ kaynaklandığı izahtan varestedir.

Yasada/hukukuta vardı ama, uygulama için gerekli şartlar vücup bulmuyordu. Sözgelimi Sevgili Peygamberimiz Efendimiz sallahu aleyhi vesellem dünyamızdayken ve kendisinden sonra başta 4 halife döneminde şer’i cezalar uygulandı.Bu, saadet asrında caydırıcı olan cezaları örnek alan sonraki İslam devletleri de uyguladılar. Halen günümüzde dediğim gibi Arabistan, Somali, İran gibi ülkelerde sübut bulduğu zaman uygulaması var. Yani dediğiniz gibi 1400 yıldır uygulanmayan bir şey değil!Nedir ki, Arabistan vehhabi şer’i devleti olduğu için ne derece ehl-i sünnet inancına (Efendimiz ve ashabının yoluna uygun) bunu uyguladıkları konusu şüphelidir. Mesela Suud sülalesinden birisine bunun uygulanacağını kat’iyyen sanmıyorum.

Önemli olan birincil husus şu: Başta recm olmak üzere, bildiğimiz bütün şer’i ceazalar İslam dininde/hukukunda mevcuttur. Bunun sübut bulduğunda uygulanması halindeki en önemli iki faydasından birincisi; uygulanan kişi/ler günahsız ve cehennem gibi dehşetli bir cezadan kurtulup tertemiz Rabbine kavuşur; ikincisi cemiyette cezanın caydırıcılığı ile gelen suç/günah işlememe ameliyesi ile emniyet ve huzur ortamı oluşur.İnsanlar güvenli yaşar ve bugünkü gibi minicik kızların okula giderken, akşam karanlığında eve dönme endişelerini yaşamazlar.Zira bu suçu yapmaya niyet eden/ler bilir ki, ya eli kesilecek (hırsız) yada taşlanarak ölecek (zina).

Recm cezasının 1400 yıllık zaman diliminde çok sık uygulanmamasının sebepleri bir yana, 4 şahidin (kişinin) ‘’aynı anda’’ hokkanın mürekkebe girdiğini görme mecburiyetinin olmasıdır.Yani yorgan altında gördük deseler ceza sübut bulmaz.Yada birisi ‘’ben emin değilim ‘’ dese yine ceza düşer.Zor kullanılarak tecavüze uğrayana uygulanmayacağı gibi pekçok ağır şartları vardır.

Emevi, Abbasi ve Selçuklu İslam devletleri Peygamber ve ashabın uygulamaları temeli üzerine şer’i cezaları (recm de dahil, diğer ibadet, muamelat, ukubat gibi ) bir nakil zinciri ile Osmanlı’ya miras bırakmışlardır. Osmanlı’da recmin hukuksal olarak varlığı ve dediğim gibi sübut bulduğunda uygulandığına ait belgelerle doludur arşivlerimiz.

Osmanlı kanunnamelerinde recm cezası düzenlenmiştir. Kanuni dönemine ait bir kanunnamede zina için öngörülen para cezasından önce “lakin ala vechi’ş-şer recm kılmalı olmasa” ifadesinden recm yapılamadığı durumlarda para cezasının verileceği anlaşılmaktadır. Aynı şekilde şer’iye sicilleri ve şeyhülislam fetvalarında da zina eden muhsanların recmedileceği ifade edilmektedir.( Akgündüz, Şer’iye Sicilleri, II, 104; şahadetle sabit olup uygulanan recm cezası için bkz. Erdem Yücel, Osmanlı İmp. İlk ve Son Recm, Hayat Tarih Mecmuası, S. 7, İstanbul 1970, s. 88. ayrıca Abdürrahim Efendi, Fetevay-ı Abdürrahim, C. I, İstanbul 1827, s.99; Ali Efendi, Fetevay-ı Ali Efendi, İstanbul 1893, s. 134.)

Bugün Sayın Sibel Eraslan gibi İslami ilim sahasında bilgisi kıt kişiler (bende cahilim ama haşa inkar etmem hamdolsun) Kur’anda/İslamda bu ceza yoktur saçmalığında ne cür’etle bulunabiliyorlar bilemem ama konu hakkında kaynaklarımızdan bir nakil dahi yeterlidir:
Abdullah b. Abbas (r.a) Hz. Ömer (ra)'in minberde şöyle dediğini rivâyet etmiştir. "Cenab-ı Allah Muhammed (s.a.s)'i hak ile göndermiş ve O'na Kitab'ı indirmiştir. Recm ayeti de O'na indirilen ayetlerden idi. Biz bu ayeti okuduk, ezberledik ve anladık. Resulullah (s.a.s) recmi uyguladı, ondan sonra biz de uyguladık". Korkarım, zaman geçince birileri çıkıp "Biz Allah'ın kitabında recmi bulamıyoruz" der ve Allah'ın indirdiği bir farzı terkederek sapıklığa düşerler. Şüphesiz recm, Allah'ın kitabında, evli olmak, şahit, gebelik veya ikrar bulunmak şartıyla, zina eden kimse aleyhine bir haktır" (Müslim, Hudûd, 15).




2 Aralık 2008 Salı

Fazlur Rahman Toplantısı / Mehmet Şevket Eygi

ÖNÜMDE büyük boy, ciltli, iyi kağıda basılmış 360 sayfalık bir kitap var.
İsmi: “İslâm ve Modernizm. Fazlur Rahman Tecrübesi.” 1997’de İstanbul’da 2000 adet bastırılmış.
Bastıran: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı.
Sunuş yazısını o zaman Belediye Başkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan yazmış. Şu cümlelerle başlıyor.

1 Aralık 2008 Pazartesi

Sen de mi Sibel Eraslan..?

Şaşkınım..!
Bugün Muhterem Ebubekir Sifil hocayı okurken sizin buradaki yazınızı ve fikirlerinizi okudum.
Şaşkınım gerçekten..
Gerçi, Allah razı olsun Ebubekir Sifil gibi bir alim gerekenleri yazmış..
Bu mu İslam davasında kalem oynatmak?
Siz tağutla ve onların yerli işbirlikçileri ile cihad deyince ne anlıyorsunuz?
Kur'an diyen siz, Haşr suresi: 7. ayetten ne anlıyorsunuz?
Siz Peygamber tarihini de mi okumadınız?
Siz, beğenmediğiniz ve modernizm kokan aklınızla işinize gelmeyen hadislere uydurma deyip, hümanist olmaya mı karar verdiniz?
Sahih hadislerde recm ve diğer had ve tazirleri de mi okumadınız? Hepsi de -haşa- yalan/uydurma mı?
Hz.Ömer'in (ra) kendi oğluna vurduğu şer'i cezadan da mı habersizsiniz?O size göre haşa merhametsiz miydi?
Yazdıklarınızla Allah'a, Rasulüne ve yolundan gidenleri merhametsizlikle itham etmekle tam bir ''bela''nın içinde değilseniz neyin içindesiniz gerçekten?
Madem alanınız değil, madem ilminiz buna yetmez, bari susun da arif sansınlar!
Bela dediniz ya, sizin bu saçma fikirlerinize ''bir'' kişi bile iştirak etse; vallahi bu daha katmerli bir bela ve vebaldir.
Kime hizmet ediyorsunuz?
Nefsinize desem, bu konuyu yazmaya cür'et edemezdiniz..ama kamu ile paylaştığınıza göre vah ki ne vah!
''Bu meseleyi ilahiyatçıların ciddi olarak ve cesaretle ele alması gerekiyor.'' derken, onlara görev biçiyor ve recm cezasının, yani Alla’ın koyduğu, Rasulünün ve ashabının uyguladığı cezanın hükmen, illeten, maslahaten, fiilen kaldırılmasını, yok sayılmasını talep etmekten daha ağır bir bela olur mu ?
Cesaretle ele almak..Boşuna dememişler ''cahil cesur olur diye''.
Bir kadın olarak bu fikirlerde olacağıma, cahilce kalem oynatacağıma evde bulaşık makinesi olmayı yeğlerdim.
Bazen çok bilmek, çok bilirmiş gibi entel dantel İslamcı takılmak böyle bir ‘’bela’’ oluyor işte..
Hani birileri savcıları göreve çağırır ya, siz de ilahiyatçıları göreve çağırıyorsunuz ! Ne için ? Hükm-ü ilahinin kaldırılması, ilga edilmesi için !
Kur’an’da hükmü bulunamayan ama sünnetle, icma ve kıyasla açıklanan nice meselede sizin ne yaptığınızı sormayacağım. Namazları Kur’andan bakarak nasıl kıldığınızı örneğin..Hacca gittiyseniz nasıl hac yaptığınızı ?
Günümüzde Somali gibi bir ülkede olabilecek olumsuz yada yanlış/eksik uygulama ile; imama kızıp camiye gitmeyenden ne farkınız var ?(Kaldıki zaninin/zaniyenin itirafı geçerlidir.) Yoksa siz de mezhepsiz reformcu ilahiyatçıları göreve çağırıken, mülhid kavramını unutmuş mu gözüküyorsunuz ?
Allah’a ve Rasulüne adalet öğreten bir hukukçu olmak gerçekten ‘’bela’’ değilse nedir ?
Siz ve sizin gibi düşünenleri Peygambere itaati emreden hükümlerle başbaşa bırakıyorum, dualarımla :

“Peygamber’in size verdiğini alın, sizi kendisinden nehy ettiği şeyden de sakının.” (Haşr Suresi:7)
“Allah’a ve Peygambere itaat edin ki, size merhamet edilsin.” (Al–i İmran Suresi:132)
“Kim Peygambere itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiştir.” (Nisa Suresi:80)
“Ey iman edenler, size hayat verecek şeye sizi davet ettiklerinde, Allah ve Rasulü’ne icabet edin.” (El–Enfal Suresi:24)
“De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin.” (Al–i İmran Suresi:31)
“Peygamberin emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitne veyahut elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (Nur Suresi:64)
“ De ki, Allah’a ve Rasulü’ne itaat ediniz. Eğer yüz çevirirseniz kafir olursunuz.” (Al–i İmran Suresi:32)
“Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkekle, mü’min bir kadın için, kendi işlerinde muhayyerlik hakları yoktur.” (Ahzap Suresi:36)
“Sizin için Allah Rasulü en güzel örnektir.” (Ahzap Suresi:21)

“Dikkat edin bir adama benden bir hadis ulaşır, o da koltuğuna dayanmış şekilde : “Sizinle bizim aramızda Allah’ın kitabı vardır. Onda neyi helal kıldığını görürsek, onu helal sayarız.” diye söyler mi? Şunu bilin ki, Allah Resulü’nün haram kıldığı da, Allah’ın haram kıldığıdır.” (Kütüb–i Sitte, c/16, sh:393)

''Kim bana itaat ederse, muhakkak ki Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan ederse muhakkak ki Allah’a isyan etmiştir.''

(Kütüb–i Sitte, c/16, sh:482)“Haberiniz olsun “ bana Kitap (Kur’an) ve onun kadar başkası (Sünnet) verilmiştir. Haberiniz olsun, koltuğuna kurulmuş karnı tok birilerinin şöyle diyeceği gün yakındır: "Size Kur’an yeter, helal nevinden onda ne varsa onları helal bilin, haram nevinden onda ne varsa onları da haram kabul edin.” Böyle diyenden sakının...” (Kütüb–i Sitte, c/16, sh:359)

30 Kasım 2008 Pazar

Başarı ve muvaffakiyet farkı yada ölçümüz

Muhterem Ebubekir Sifil hoca, bugün ''Bazı cemaatler ve metotlar üzerine (1)'' başlıklı, okur sorularını cevapladığı makalesini şöyle noktalamış: ''Cemaatin, fakir doyurmak, kimsesize el uzatmak, gençlerin süfli hayat içinde kaybolup gitmesine mani olan çalışmalar yapmak gibi faydalı hizmetlerin altına imza attığı inkâr edilmemeli, ancak bu hizmetlerin, Dinlerarası diyalog gibi, ahkâm-ı İslamiye’nin tebdil-tağyir edilmesi gibi zararlı faaliyetlerin meşrulaştırılması sonucuna götürmemesi gerektiğine de dikkat çekilmelidir.''

Mükemmel bir tespit. Hatta bu tespit daha yukarıda şu nefis ölçü ile levahalandırılmış: ''Oysa maddi planda başarı ya da başarısızlık diye görülen şeyler, hiçbir zaman “meşruiyet”e gösterge olamaz, olmamıştır. Aslolan tamamen maddi araçlarla ölçülebilen “başarı” değil, maddi araçlarla değil, rıza-i İlahi’ye uygunluk ile ölçülen “muvaffakiyet”tir. Bunların arasındaki en büyük fark, “muvaffakiyet”in, Allah Teala’nın rızasına uygun, hayır ve taat anlamına gelen işleri/amelleri yapabilmeyi ifade ederken, diğerinde bu anlamların söz konusu olmamasıdır. (1) Arapça’da şerli/gayrı meşru bir iş yapıp sonuç alan kimse hakkında “muvaffakiyet/tevfik” kelimesi kullanılmaz.''

Güçlünün, süperin haklı sayıldığı, en azından taraftar bulduğu bir dünyada, bu cesur makalesinden dolayı hocamıza duayı bir borç biliriz.

Ölçü kaçınca başarı ile muvaffakiyet arasındaki o derin uçurum da anlaşılamıyor. Söz gelimi ABD Başkanı Bush, dünya derin devletine/siyonizme hizmet açısından (İran'ı vurup da gitseydi) tam ''başarılı'' sayılacaktı. Yada İslam ülkelerinde İslam'ı yürürlükten kaldırıp; kafir kanunlarını hakim kılmış birisi, ''birileri'' ve ''kendi idealleri'' açısından başarılıdır ama tağutlara karşı mertçe bir duruş sergilemeyen Bel'am kılıklı Proflar, ilahiyatçılar, hocalar ''muvaffakiyet'' elde edememişlerdir.Onların elde ettiği yalnızca dünyevi ''başarıdır'' kendi rahat yaşamları adına!Örneklere İslam tarihinden eklemeler yapmak mümkün.

Bu açıdan Muhterem Ebubekir hoca ''başarı'' ile ''muvaffakiyet'' kavramlarını konuya cevap verirken çok güzel bir şekilde ayrıştırmış. Y.Kerimoğlu'nun ''Kelimeler Kavramlar'' adlı eserlerini hatırlatan ve kavram kargaşasının beyinleri mefluç hale getirdiği günümüzde, bir cemaate karşı dik durabilmek ve hakikati haykırmak azim bir iman ve ilmi emanet duygusu yanında; karşı taraftan gelecek tepkileri göğüsleyebilecek sabrı da gerektirmektedir.

Yazının başında naklettiğim, cemaatın ''faydalı hizmetleri'' dinlerarası diyalog ve İslami esaslara aykırılığına asla perde olmamalıdır. O zaman birileri de vatan kurtarır ve kurtardıklarının yapamadıklarını kendisi bizzat yapar.Sapla samanı birbirinden ayıramazsak, M.İslamoğlu'nu tefsir alimi yaparız, ehl-i sünnete uymayan söylemlerini ıskalayarak kendi durduğumuz yeri kaybederiz de haberimiz olmaz. Keza H.Karaman'dan F.Gülen'e; S.Ateş'den, Y.Nuri'ye yada A.Hulusi'ye..sayamayacağımız pekçok ismin itikadımızı iğva ettiğini göremeyiz.

Artık dini onların gözlüğünden gören ve ismi konmamış mezheplerinin imamlarının zırvalarından hayatı yaşayanlara, hakikati anlatmaksa neredeyse imkansız hale gelir.''Kıyamet günü bütün insanları önderleriyle (imamlarıyla) çağıracağız. O gün, kimin amel defteri sağ eline verilirse, işte onlar kitaplarını okuyacaklar ve en küçük bir haksızlığa uğratılmayacaklar.''(İsra : 71)

''Kişinin dini, arkadaşının dini gibidir, o halde kiminle arkadaşlık edeceğinize çok dikkat edin'' (Hakim) Efendimiz sallahu aleyhi vesellem Hazretlerinin buyruğuna ne kadar dikkat edilse azdır. Arkadaş, sevilen ve gönül alış-verişi yapılan; sözüne değer verilen biridir. Bu arkadaş, internette bir site; gazetede bir köşe yazarı, televizyonda bir programcı yada bir kitap olabilir!

Ölüçümüz, ehl-i sünnete uygunluk, nakle bağlılık; edille-i şer'iyye tabir edilen 4 kaynağa sadakat, sahabe ve sadatlara hürmet esası ile fıkıh ilminden (dualarla) nasiplenmek olduğu sürece, inşallah salimen imanla ruh teslimi nasip olacaktır.

26 Kasım 2008 Çarşamba

Yetmez..!

Evet aynen Ebubekir Hocanın burada yazdığı gibi :'' Onun (Yaşar Nuri'den bahsediyor) Kur'an vurgusu ile muteber ulemanın Kur'an vurgusu arasında dağlar kadar fark bulunduğunu önceleri ehli biliyordu da, bu meselenin sokaktaki insan tarafından fark edilmesinde problem vardı. Ancak geçen zaman bu noktanın anlaşılmasına da yardım etti; artık sokaktaki insan da Öztürk'ün manipülatif tavrına itibar etmiyor.''

Çok şükür sokaktaki insan da artık Karaman, İslamoğlu, Ateş, Yaşar Nuri gibi isimlerin farklı (reformist) olduğunu farketme sürecine girdi. Bunun hızlanması için M.Ş. Eygi ile Nuri arasında sütunlar ve int.net siteleri arasında geçen diyalogların artarak devamı ve Ehl-i Sünnet yolunun neferiyiz diyen alimlerin bu sürece cesurca katkı yapmaları önem arz etmektedir.

Hatta Ebubekir hoca gibi ''manipülatif tavır'' demek yerine ikiyüzlü yada reformcu, bozguncu demek gerek ki, ''sokaktaki insan'' daha iyi meseleleri kavrasın.

Muhterem Eygi ile Nuri arasındaki atışmanın adresi belliydi ama, taraflar mahkemelik olmamak için ism-i has kullanmadan birbirlerini itham etmiş oldular.

Dediğim gibi gecikmiş olanın, başlangıç olmasını ve devamını dilediğimiz cihad sevabındaki tutumun diğer isimleri de teşhir etmesi gerekmektedir. Söz konusu olan ehl-i sünnetin müdafaasıysa ve bu akide, mezhepsiz / reformcular tarafından kuşatılmışsa; rahatımızın kaçması, sinir harbine de mal olsa, Ebubekir Sifil gibi alimlerin çıtayı yükseltmeleri; onların ilmi emanet duygusu ile boyunlarının borcudur.

Bu garip ve cahil bırakılmış kitleler, isim isim teşhir edilmelidir. Sokaktaki insanın itikadı çepeçevre kuşatılmıştır!İman hırsızları ekranları, gazete köşelerini ele geçirmişlerdir! Büyük paralar yurtdışı ve yerli çeteler tarafından bu reformculara verilmekte, sırtları sıvanmaktadır.

Yetmez..!

Ebubekir Sifil gibi alimler televizyon kanallarına, oturumlara katılmalı ve bu güncel reformcuları ilmen susturmalıdırlar.

Çok açık ve net bir dille bu hayati ve İslami görevi yerine getirenleri, bizler de sözgelimi Rıhle, Guraba, Semarkand..gibi dergilere abone olarak, satın alarak ayakta tutmalıyız

Mezhepsizlik Fitnesi

''Mezhep ve fıkıh olmasa doğru dürüst abdest alamayız, iki rekat namaz kılamayız.
Bazıları konuyu saptırıyor ve bize “Siz mezhebi Kur’ân’ın üzerine çıkartıyorsunuz, siz mezhebi put haline getirmişsiniz, siz müşriksiniz...” diye saldırıyor. Ne korkunç iftiralar...'' Mehmet Şevket Eygi

23 Kasım 2008 Pazar

Mezhep taasubu üzerine..

''Mezhep taassubu caiz mi? Bu sorunun cevabı bir önceki yazıda zımnen verilmiş oldu. Şayet itikadî kabuller mezhep tarafından belirlenmişse, başkaları tarafından “mezhep taassubu” olarak ifade edilen husus, böyle bir mezhebe bağlı kimse/kesim için “İslâm’ın/imanın gereği” olmaktadır. Dolayısıyla bir mü’min için “dinine taassupla bağlı” ifadesini kullanmak ne kadar abes ve anlamsız ise, bu durumdaki bir mezhep müntesibi için de “mezhep mutaassıbı” tabirini kullanmak o kadar abes ve anlamsız olacaktır. Bu durumda “mezhep taassubu caiz değildir” demenin çok fazla bir anlam ifade etmeyeceği açıktır.'' Dr.Ebubekir Sifil

Bir tenkit vesilesiyle (1) / Dr. Ebubekir Sifil mail@ebubekirsifil.com

Ömrüne bereket Ebubekir Sifil hocam..Eygi'nin ve savunduğu yolun, daha ilmi (teknik) anlamda da küfürbaz Y.Nuri'ye karşı desteklenmesi lazımdı. Haksızlık karşısında susmamak ne hoş. Ebubekir Sifil hocanın yazıları çok dikkatle takip edilmelidir diye boşuna söylenmiyor:

''Son birkaç gündür Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün, Millî Gazete yazarlarından Mehmet Şevket Eygi’ye yönelik “açık mektup”larını okuyoruz. Eygi’nin ne dediği ve Öztürk’ün ona niçin böyle mukabele ettiği elbette kendilerini ilgilendirir. İşin bu yönüne bir “okuyucu”dan daha ileri boyutta iştirak etmem ya da tepki vermem söz konusu değil. Bu tartışmada kimin haklı, kimin haksız olduğunun ve tarafların birbirleri hakkında kullandığı ifadelerden hangisinin hakkaniyet ölçülerini aştığının takdirini de okuyucu yapacaktır.
Beni bu mektuplar bağlamında ilgilendiren nokta, Öztürk’ün görünüşte Eygi’ye saldırırken aslında Eygi’nin temsil ettiğini düşündüğü değerleri hedeflemesi; bir de muhatabına yönelik cehalet temalı salvolarda bulunurken devirdiği çamlar… İşte bu noktada sessiz kalmam mümkün değil.
Problemli hususlar maddeler halinde şöyle zikredilebilir:''

21 Kasım 2008 Cuma

Kutsal Kitaplar mı İlâhi Vahiy mi? / Ebubekir SİFİL


Semerkand dergisi 119. Sayı 'da ''Kutsal kitaplar ilahi vahiy mi ?'' başlığı ile ayın konusunu işlemiş.Rıhle gibi Semerkand dergisi de kendi alanlarında ciddi bir boşluğu doldurmaları açısından takip edilmesi gereken dergilerin başında geliyorlar.İşte Muhterem E.Sifil'in hocanın makalesinin giriş kısmı: ''Kitaplara iman ettik. O’nun kitaplarına... İnsan elinin değmediği, tertemiz, müberra kitaplara. Mukaddes elçilere vahyolunan münezzeh kelama iman ettik. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, hak ile batılı ayırt eden hidayet rehberine, Kur’an’a iman ettik.

Enformasyon çağı denilen gönlü ve zihni kirlenmiş bu çağda arınmak için ırmağımız odur bizim. Doğruyu yanlışı bilmek için kaynağımız o. Ona imanımızı tazeleyelim, onu hak ettiği yere, gönlümüze koyalım. Yeniden.''

20 Kasım 2008 Perşembe

Buna tefsir diyecek miyiz?../ Ali Eren

Ali Eren hoca çok önemli bir makale yazmış.İlk paragrafını buraya aldım. Tamamını buradan okumak gerek.
''Diyanet İşleri Başkanlığı, 2001'de yeni ve daha anlaşılır bir Kur'an meal ve tefsiri hazırlatmaya karar verdi. Hazırlama işi 4 ilahiyat profesörüne havale edildi. Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş.Tefsir, Allah kelâmı olan Kur'an âyetlerinin açıklamasıdır. Tefsirler, Rabbimizin, biz kullarına neleri emredip neleri yasakladığının izahını yapar. Onun için tefsir çok mühim, mühim olduğu kadar da mes'ûliyetlidir. Dolayısıyla böyle hassas bir iş ancak müfessirlerle/tefsirden anlayan kimselere havale edilmeli, böyle bir işi yüklenenler de ancak tefsir yapabilecek ilme sahip olmalıdırlar.'' vakit.com.tr

Çarşaf/tesettür ve CHP'nin niyet okuyuculuğu yada iki yüzlülüğü!

Salih Memecan yine çok anlamlı bir karikatüre imza atmış.CHP zihniyeti bir karikatürle bu kadar iyi özetlenip anlatılabilirdi. Daha düne kadar Anayasa hükmüne itiraz edip, Anayasa mahkemesinde, inançlarından dolayı üniversiteye tesettürlü gitme imkanını sanki kendileri engellemediler. Bugün, Türkiye'de CHP ve medya istese; kavga ve kaos son bulurdu.

18 Kasım 2008 Salı

''M.Atatürk masondu'' iddiası !

Son zamanlarda Can Dündar'ın ''Mustafa'' filmi ile bazı şeyler ''sınırlı''da olsa tartışılmaya devam ediyor; haber5.com'un aktardığı Atatürk'ün mason olduğu iddiasının haberini buradan okumak mümkün.

Ehlisünnete Karşı Açılan Amansız Haçlı Seferi/Mehmet Şevket Eygi

''TÜRKİYE’de bir müddetten beri Ehl-i Sünnet İslâmlığına sanki amansız bir Haçlı seferi açılmıştır. Kur’an’a, Sünnet’e, akla, vicdana, mantığa, sağduyuya uygun olan Sünnîlik baltalanmakta, bin türlü iftira atılıp hezeyanlar savrulmakta, yanıltıcı düşünce ve görüşlerin propagandası yapılmaktadır. Neler denmiyor ki.
* İslâm’ın tek kaynağı Kur’an’mış, başka kaynak olamazmış''Muhterem Eygi'nin bugünkü makalesi mutlaka okunmalı.

17 Kasım 2008 Pazartesi

Allah Azze ve Celle'den razı olmak

"Sen, kendine malik değilsin. Kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme; çünkü hayatı veren O'dur. İdare eden de O'dur. Sen misafirsin, fuzuli olarak karışma, karıştırma! Yaptığı her işinde bir nevi lütuf var." (Bediüzzaman, 32. Söz)

Konuya direkt gireyim.''Bu niye oldu, bu neden olmuyor..!'' Günlük hayatta çoğumuzun, belkide sıklıkla kullandığımız benzer kelimelerden. Oysa ''Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, bitiremezsiniz.'' (Nahl:18)

Hayatını sürekli negatifleştiren Müslüman, hayrın ve şerrin Allah'dan geldiğini, sabrı, bir an bile unutmamak borcunda olan kimsedir.Yoksa ''Kullarım içinde hakkıyla şükreden azdır.'' (Sebe:13) ilahi beyanın muhatapları arasında yer alır. Ama ben konuyla ilgili ayet ve hadis sıralamaksızın ve elbette her zaman onları referans alarak; bunun için sabırlı ve kanaat sahibi olmak gibi reçeteler üzerinde durmak da istemiyorum.Onlar hakkında pekçok eser var.

İnsanın, Allah'ın (cc) kendisinden razı olması için, (Zariyat suresinde geçtiği gibi ) Allah'a kul olmak, ibadet etmek üzere yeryüzüne gönderildiği bilgisi, Müslümanların çoğunluğunun malumu..

Allah'ın kulundan razı olması ve kulun da Allah (cc)'dan razı olması..Sanırım, Allah kulundan razı ise, kulunu da kendisinden razı bir gönül sahibi kılar.

''Bu niye oldu, bu neden olmuyor'' gibi günlük yaşamda sürekli itirazvari bir bakış, yaşamda hoşnut olmama, tevekkülün hakkını verememe durumuna rağmen din yaşanabilir mi; (dindar olunabilir mi) sorusuna vereceğimiz cevap bu noktada çok önemli.

Evet, din, pekala yaşanabilir ve kul Allah Tealayı yine O'nun (cc) lutfu ile kendisinden razı edebilir.Ne varki, hikmeti kollamaktan uzak, derin mü'min olma vasfının vermiş olduğu o müthiş lezzeti tadamadan ömür yapraklarını çevirmiş olur. Bu, (bilmeden, şuurunda olmadan) itirazvari yaşamında, namazını kılsa da, haramlardan kaçan samimi ve gayretli bir müslüman olsa da; ''Allah (cc)'dan razı olma'' makamına eremediği için, pekçok ihsanlardan ve ihsan makamının kırıntısından mahrum ömür sermayesini tüketmiş olur.

Allah dostunun dediği '' incitmemen ve incinmemendir'' sırrına ise zaten hiçbir zaman eremez!

Allah (cc), has kullarından bir kula, yani, Hz.Ebubekir (ra) efendimize ''benden razı mıdır '' diye soruyor. Rivayetlerde (kaynak sormayın hatırımda değil) Hz.Ebubekir Efendimizin Radıyallahu anh, ''enel razı, enel razı'' diyerek dönerek cezbeye geldiği ve Kainatın Övüncü sallahu aleyhi vessellem Efendimizin O'na sarıldığından söz edilir.Bu olay karşısında diller tutulmalı ve insan, bir an pencereyi açıp, uçsuz bucaksız gökyüzüne bakıp derinden bir ALLAH diye tefekküre dalsa yeridir.

İşte ayet: ''Muhacir ve Ensar'dan İslâm'a ilk önce girenlerin başta gelenleri ve iyi amellerle onların ardınca gidenler var ya, işte Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah'dan razı oldular ve onlara, altlarında ırmaklar akan cennetler hazırladı ki, içlerinde ebedi kalacaklar. İşte büyük ve muhteşem kurtuluş budur. '' (Tevbe : 100)

Mutmain olmuş nefs de öyle..

Ey yorgun ve çürümeye mahkum bedenimin içindeki nur ile aynı kafeste barınan nefsim, sen ne zaman razı olacaksın..?

Ne ağlaman, ne dünyevi şikayetlerin biter ! Ne olacak bu gidişin? Ne zaman insan olacaksın da, sıra ''adam'' olmaya gelecek? Üstelik Hazreti İnsan olmak zaten hayal bile değilken!

Gaflet, hep gaflet..Satırlar arasında tefekkür mü? riya mı ? kuru bir teselli mi?

Kum saatinin üzerinde daha ne kadar kum kaldı?Yüzünde zamanın attığı çentikler, saçlarında beyazlar çoğalırken, neden sevaplarınla yakinin de çoğalmaz? Neden rüyalar, hakikat sabahına çıkmaz? Ne vakit uyanacaksın, kabirde uyanmadan?

Dün böyleydi, bugün de böyle..Yarın..çıkacağın belli olmayan sabahlara, doğacak güneşlere, ne vakit ham hayaller kuracaksın?

İbrahimi (as) teslimiyetin zerresi olanlar, Eyub (as) sabrını kalblerinde taşıyanlar, Son elçinin (sonsuz selam olsun) rızasını tadanlar, hep Allah'dan razı olarak yaşayıp, ruh teslim ettiler.

Allah'ın razı olduğu, evet lütf-u keremiyle razı olduğu kullardan olmak başka bir seviye; Allah'ın Zatından (cc) razı eylediği kullar sınıfına dahil olamk bambaşka bir seviye. İkisi arasında kehkeşanlar var..Uçsuz bucaksız mesafeler var.

Bunun başlangıcı, dua ve ''Hasbünallahi ve ni'mel vekil'' basamağını dilden gönle ''hal'' olarak düşürüp, Allah'dan hakiki manada razı olmak olsa gerek.

Bir hadis-i kudsi var ki, anmazsak eksiğimiz çok olur, Allah-ü Teala buyurdu: ''Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belalara sabretmeyen, benden başka Rab arasın! Yer yüzünde kulum olarak bulunmasın!'' (Taberani)









Çeşitli Önemli Meseleler / Mehmet Şevket Eygi

* Dinlerarası Diyalog nedir?
Yüz kere yazdım: Müslümanlara kurulmuş bir tuzaktır, bir aldatmacadır. Üç ibrahimî din vardır, üçünün bağlıları da ehl-i necattır ve ehl-i Cennet’tir demek dolaylı şekilde İslâm’ı inkârdır ve böyle bir düşünüş ve inancın, sahibini küfre götürmesinden korkulur. (Milli Gazete)

15 Kasım 2008 Cumartesi

Bir soru üzerine..

Bir okur aşağıdaki soruyu yöneltmiş:
''Can bey, tefsiri sona birakilim diyorsunuz, fakat ALLAH bize sizi bu kitabtan sorumlu tutacagini söylüyor. Benim ömrüm ne kadar ALLAH biliyor ben tedbirini almam gerekmiyormu?Yani simdi tüm Ilmihalleri okumakla ve diyer tüm Kitablari okuyup ta tefsiri sona birakayim dersem ve tam baslayipta son nefesimi verirsem, ALLAH beni hangi kitabtan sorumlu tutacak? Sana Kurani Kerimi indirdim neden anlamak icin onu sona biraktin durumuna düsmekten korkarim.Asagdaki iki ayetti ben nasil anliim simdi siz bana söyleyin.Dediginiz gibi mezhepsizlerin yaldizli sözleri olabilir ama az biraz mantikla düsünürsek gercek öyle degilmi???Rabbim beni Kutsal kitabiyla sorumlu tutacak ben onu nasil sona birakimki??Simdiden cevabiniz ve zahmetiniz icin tesekkür ederim.’’

Site sakini dostlardan gelen sorulara cevap verebilirsem, bu benim için zahmet değil, büyük bir mutluluk olur şu kısacık ömürde..
Kur’an demek, onu anlamak demek dini anlamak demektir.Anlayanlar da derecelerine göre onu hayatlarında yaşarlar.Kur’anı anlamanın bir metodu vardır. Kur’an ve sünnet –haşa- herkesin anlayacağı kadar basit kaynaklar değildir. Her işin, her mesleğin erbabı olduğu gibi, Kur’an-ı Kerim'in de uzmanı, erbabı alimler vardır. Bu sebeple aynı Kur’an bize mealen : ''Bilmiyorsanız âlimlere (zikir ehline) sorun'' (Nahl 43) emrini vermiştir.(Bu ayetin tefsirine de mutlaka bakınız) Demek ki verdiğiniz surelerin aynı Kur’an içinde açılımları yani tefsirleri de bulunmaktadır. Tek bir ayete yada hadise bakarak bir karara varmak mümkün değildir. Koskoca imam-ı Rabbani gibi bir müceddid :" Bizim gibi cahillerin bir-kaç hadis-i şerif işitmemiz, delil ve sened olamaz.Bir şeyin helal ve haram olması için müctehidin zan etmesi (ictihad yapması) lâzımdır''[1] buyurmuş ve Kur’anı, (dini) müfessir ve müçtehidlerin açıklamaları ile anlamış ve yaşamıştır.Yani Kur’an fıkıh alimlerinin (bu konuda uzman onlar olduğu için) ehl-i sünnete göre içtihadlarından anlaşılır.
Nahl suresinde işaret edilenler bu zümredir. Yani her mesleğin erbabı, üstadı vardır dememin en kısa açılımı budur.
Aksini iddia etmek, bilmeden dini kolay sanmaya ve hafife almak manasına da gelebilir. Kur’an-siz de taktir edersiniz ki- haşa sıradan ve insan ürünü bir Kitap değildir. Onu anlamak ayrıcalıklı bir zeka ve yetenek ister.Her yetenek, ihtisas herkete olamaz.
Sizin çok samimi telaşınızı anlıyorum. Ama en basit örnekle, alfabeyi öğrenmeden, roman nasıl okunmazsa, Kur’ani ilimleri –sırasıyla- öğrenmeden yol alınmaz, aksine yolda kalınır.

En kıymetli ilim bütün İslam alimlerinin ittifakıyla FIKIH ilmidir. Fıkıh ilminde üstad olanlara fakih denir.
Fıkıh öğrenmek her müslümana farzdır.(Ama tefsir okumak yada Kur'an okumak farz-ı kifaye)

Fıkhı öğrenin ve öğretin, cahil olarak ölmeyin! (İmam Maverdi ve İbn-i Abidin )

İbadetlerin en kıymetlisi fıkhı öğrenmek ve öğretmektir. [İbni Abdilberr]

Her şeyin dayandığı direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh ilmidir. (Beyheki)

Âlimlerin en hayırlısı fıkıh âlimleridir. (İmam Maverdi)

Allahü teâlâ, iyilik vermek istediği kimseyi fıkıh âlimi yapar. (Buhari)

Fıkhı bilmeden ibadet eden, gece karanlıkta bina yapıp, gündüz yıkana benzer. (Deylemi)Hikmetsiz kalb, harap ev gibidir. Şu halde öğrenin, öğretin. Fıkıh öğrenin, cahil olarak ölmeyin. Çünkü Hak teâlâ cahillik için mazeret kabul etmez. (İ. Sünni)

Az fıkıh, çok ibadetten iyidir. İhlasla ibadet edene fıkhı öğrenmek nasip olur. (Taberani)

Zaman gerçekten en kıymetli sermayemiz. Bunu en iyi şekilde Allah Teala’nın rızasına uygun değerlendirmek için, ''önceliklerimizi'' çok iyi tespit etmek zorundayız. Mademki fıkıh, ilmihal bilgilerine müracaat etmeksizin İslamı direkt Kur’an (ve sünnetten) öğrenme gücümüz ve yetkimiz yok.Sözgelimi namazların rekatleri ve nasıl kılındığı, haccın nasıl yapılacağı, tüm bunları dinin dört kaynağına bakarak ve Peygambeirmiz sallallahu aleyhi vesellem ve arkadaşlarından naklen zincirle alıp, fıkıh sahasında mezhep çatısı altında bizlere ilmihaller sunmuş alimlere danışmadan yapmak mümkün değilse (Salt Kur'ana bakarak anlamak mümkün değilse) ve aksini iddia etmek; ehl-i sünnet dışına çıkmak anlamına gelir.

Mezhep imamları, (Âlimlerden sorup öğrenin) mealindeki âyet gereğince, Kur'an-ı kerimin manasını, Tabiinden ve Eshab-ı kiramdan öğrenerek, kitaplarına yazmışlardır. Diğer âlimlerimiz de, bunların kitaplarından, tefsirden, hadisten anladıklarını, bizim gibilere açık, kolay öğretmek için, binlerce Fıkıh ve İlmihal kitabı hazırlamışlardır. (Birgivi)

''Sana Kurani Kerimi indirdim neden anlamak icin onu sona biraktin durumuna düsmekten korkarim.'' demişsiniz. Fıkıh öğrenmek, Kur’anı anlamaya giriş kapısının anahtarıdır.Tam da bu nokta, doğru bir başlangıç noktasıdır. Yukarıda da naklettiğim gibi, ilimlerin en üstünü fıkıh ilmidir, sonra tefsir, hadis, kelam, siyer..gelir.İlkokula gitmemiş bir insanı 15 yaşında orta öğrenim kapısından içeri gönderirseniz, ne anlar?
Varsa elinizde bu konuda imamı Gazali hazretlerinin ihyasından ilim bahsini baştan sona kadar okumanızı öneririm.
Verdiğiniz ayetleri vermeden, tefsirine bakmış olsaydınız, belki de bu soruyu sormazdınız.Dediğim gibi kısa zamanda önceliklerimiz ne olmalıdır sorusuna verilecek cevap çok önemli ve şüphesiz bu ümmetin ittifakıyla fıkıh ilmidir.
İkinci meşrutiyete kadar, meal hemen hemen yok gibiydi. Tefsir ve meal hep birlikte kaleme alınır, eserler verilirdi. Cumhuriyetle birlikte ‘’mealcilik’’ modası aldı yürüdü.Günümüzde her önüne gelen meal yazdığını sanıyor.Hem kendilerini hem okuyanları ateşe atıyorlar demiyeyim ama, vebale sokuyorlar.
Takvim yapraklarında da meal yazılmasına da bu sebeple karşıyım.Bu şu demektir: mealini biz verdik, ona manasını da siz yükleyin. Mesela aklıma geldi.’’Onlar iman etmezler, biz onların kalbini mühürlemişizdir’’ mealinde bir ayeti takvim yaprağında okuyan biri ne düşünecektir. Demek ki bazı kullarının kalbini Allah mühürlüyor, kullar da imandan mahrum kalıyorlar!! Böyle anlamak ve manalandırmaksa, düpedüz Allah’a bühtandır.Zira haşa Allah kimseye zulmetmez.

Yazdığınız iki surenin mealine de kısaca değinirsek:
Zuhruf Suresi 44: Gerçek şu: Bu Kuran sana ve toplumuna elbette ki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bu kitaptan sorumlu tutulacaksınız.

Ankebut Suresi. 51: Karşılarında okunup duran bir kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.

Tefsirden Ankebut :51’e kısaca bakalım : daha onlara yetmedi mi? O başka âyet, başka mucize isteyenlere kâfi gelmedi mi, daha mucize olarak bizim senin üzerine demin söylenildiği şekilde, bundan önce okuması yazması olmadığı muhakkak olan senin üzerine şüphesiz kitap indirmemiz karşılarında okunup dururken şüphe yok ki onda mutlak bir rahmet,büyük bir nimet ve bir ilâhî ihtar ve nasihat var iman edecek bir kavim için; inat, taassub, aksilik edecekler için değil, iman edecekler için. Bu âyetin, öncesine ve sonrasına göre "Rabbinden birtakım mucizeler inseydi ya" diyen zalimlere cevap olarak indirildiği anlaşılıyor.
Bununla birlikte sebeb-i nüzul olarak şu da haber verilmiştir: Müslümanlardan bazıları, yahudilerden işittikleri bazı şeyleri yazmış oldukları bir kürek ile gelmişlerdi. Resulullah (s.a.v): "Bir kavmin kendi peygamberinin getirdiğini bırakıp da başkasının başkalarına getirdiğine rağbet etmeleri düşüncesizlik ve sapıklıklarına yeterlidir" buyurdu. Bunun üzerine "Kitabı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi?" âyeti indirildi. Gerçi bu âyet bu olay üzerine inmiş olabilir. Fakat bunun sebeb-i nuzül olması âyetin altına ve üstüne uygun düşmüyor. Çünkü altına ve üstüne göre zamiri müslümanlara değil "Başkaca mucizeler indirilmeli değil miydi?" diye soranlara yöneliktir. Rivayet edilir ki, Abdullah b. Amir b. Rükn, Hz. Aişe (r.anha) ye bir hediye vermişti. Hz. Aişe bu kişiyi "Abdullah b. Amr" zannedip reddetti ve: "O başka kitapları okuyor, Allah Teâlâ ise 'Kendilerine okunmakta olan kitabı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi?' buyuruyordu dedi. Bunun üzerine: "Size hediyeyi veren Abdullah b. Amir'dir." dediler; o zaman kabul etti.(1) Hz. Hafsa (r.anha) da bir kürek üzerinde Yusuf kıssasından bir yazı getirmiş, Hz. Peygamber'e okumuştu. Peygamberimizin mübarek yüzü renkten renge girerek buyurdu ki: "Nefsim kudret elinde olan yüce Allah'a yemin olsun ki, ben aranızda iken, size Yusuf gelse de, beni bırakıp ona uyacak olsanız, sapmış olursunuz. Ben sizin peygamberden payınıza düşenim, siz de benim ümmetlerden payımsınız."
Hz. Ömer b. Hattab (r.a) bir gün bir adama uğramıştı, bir kitap okuyordu; bir saat dinledi, hoşuna gitti. O adama: "Bana bu kitabı yazıver" dedi. O da peki deyip bir deri aldı, onu hazırlayıp içine dışına yazıverdi. Sonra Ömer onu alıp Hz. Peygamber'e getirdi, okumaya başladı, Resul-i Ekrem (s.a.v)'in mübarek yüzünde de bir renk peyda olmaya başladı. Derhal Ensar'dan bir zat o kitaba vurdu da, "Anan kaybetsin seni ey Hattâboğlu! Bu gün sen bu kitabı okuyalıberi Resulullah'ın yüzüne bakmıyor musun?" dedi. O zaman Peygamber (s.a.v) buyurdu ki, "Ben hem ilk ve hem son peygamber olarak gönderildim ve bana hem Allah kelâmının tamamı ve sonuncusu verildi ve bana söz sadeleştirildi ve kısaltıldı da kısaltıldı. Sakının sizi mütehevvikler helake sürüklemesinler." Mütehevvikler, seviyesiz, her işe dalanlar veya hayrette kalmış, şaşırmışlar, demektir.

Zuhruf 44 : Şüphesiz ki bu Kur´an, sana ve ümmetine bir şereftir. Yakında hesaba çekileceksiniz.Ey Muhammed, rabbinin sana indirdiği bu Kur´anın, sana emrettiği hu­suslara sımsıkı sanl. Zira sen, dosdoğru bir yol olan İslam dini üzeresin. Ey Mu­hammed, şüphesiz ki sımsıkı sarılmanı emrettiğimiz bu Kur´an, senin için ve kavmin için bir şereftir. Yakında rabbin sana da onlara da Kur´an hakkında yap­tıklarınızdan soracaktır.Onun emir ve yasaklarına uyup uymadığınızdan hesaba çekecektir.

Tefsir okumak, İslami genel kültür açısından elbette boş zamanlarda yapılması gereken faaliyetlerden olmalıdır.Siyer okumak gibi. Gözden kaçırılmaması gereken nokta, önceliklerimiz olmalıdır.İnşaallah kısa zamanda yazmaya çalıştığım, sizin gibi dostların ikna olmasına ve fıkıh ilminin en birinci önceliklerimizden olma gerçeğini kavramamıza sebep olmuştur.
Anlaşılmayan yada atladığım yer kalırsa, yorum kısmında zaman elverdikçe devam edebiliriz.Değerli soru için de ayrıca ben teşekkür ederim.


[1] İmam-ı Rabbani (ks) hazretleri, Mektubat c.1, 312. Mektub

Türkiye’de İslâm meselesi / Dr.Ebubekir Sifil

''Bu tesbitler gerçeği 12’den vuruyor. Ancak bütün bunların bir yönüyle takviye edilmesi gerekiyor: Türkiye’de Müslümanlık artık laikler eliyle değil, kendisini “Müslüman” olarak tanımlayanlar tarafından dönüştürülmek isteniyor.''

14 Kasım 2008 Cuma

Mürşide teslimiyet


Bir mürşid-i kamile teslim olmadan önce; O'nu tabir caizse test etmek; tanımaya çalışmak, kamil ve ehl-i sünnet ve cemaate göre şeriati yaşayan, sünnete ittiba edip etmediğini gözlemlemek sonra da istahare etmek uygundur ve edep dışı değildir. Kalben şeksiz şüphesiz ''bu kişi Allah'ın dostu kamil bir velidir'' dedikten sonra, emredileneler konusunda hikmetleri kavrayamadan tereddütler yaşamak ve bu vesveselerleri tedavi yoluna gitmemek edep dışıdır ve kişiyi yolda bırakır.Yıllardır tarikatte sanır kişi kendisini ama, maneviyattan nasiplenemez! Kalp teslim olmadıkça nasiplenmesi de mümkün değildir.

Hz.Mevlana ve şarap!
Bir gün, Hz Şems, Hz Mevlâna'ya "bir testi şarap getir" dedi. Hz Mevlâna "hay hay" diyerek, bir an bile tereddüt etmeyerek bir Rum meyhanesine gitti. Bir testi şarap istedi. Şarabı aldı cübbesinin kollarının arasına koydu, tam çarşının ortasında testi düştü kırıldı.
O an Hz Mevlâna'nın yaşadıklarını bizim gibi madde gözü olanların ve tatmayanaların bilmesi, anlaması imkansız.. Düşünün, Hadis hocası ve allame ama şarap testisi taşıyır.Halk buna ne derdi.. Bütün halk koşup geldiğinde yere dökülen şarap gülsuyuna dönüşür. Bütün çarşı, misler gibi gülsuyu kokar.

Hz Mevlâna bir şarap daha almak için şarapçıya gittiğinde şarapçı elini ayağını öperek, kelime-i şahadet getirerek, "Sultanım senden sonra dükkanımdaki bütün şarap küpleri gülsuyu oldu" dedi ve Müslüman oldu. Hz Mevlâna büyük bir coşkuyla Hz Şems'in yanına gider.

Tereddüt etmedi, teslim olmuştu, yakini vardı, emir şeriate aykırı gibi gözüküyordu ama bir hikmeti vardı, çünkü Hz.Şems'in Allah adamı olduğu konusunda ''zerre'' tereddüt yoktu.

Hz.Musa (as)'da Hz.Hızır (as)'a hep şer'an ters görünen şeyler için itiraz etmişti, ama sonradan ledün ilminde olayların perde arkasını, hikmeti öğrenmişti.

Sonuç olarak, önemli olan şu ahir zamanda, gerçek Allah dostunu bulmak için çok dua ve çok dikkatli araştırma ilk iş.Bunun da başı gerçekten samimi ''niyet''. Nefsinin bir terbiyeciye ihtiyacı olmadan insan olamıyacağına kuvvetli kanaat sahibi olmak şart. İş olsun diye kapıya gitmemek. Kişi bilecek ki, mürşidsiz rehbersiz, Allah'a yaklaşılamıyor, bunu idrak edebilsem, nefsime anlatabilsem, gideceğim yeri biliyorum da..Ahh ah!

________________________________________

Bu yazıyı hızlıca sevgili Musa Harun'un ''sahte tarikatler de vardır'' yazısına yazdığı değerli yorum üzerine karalamayı uygun gördüm.İnşaallah faydalı olur.

13 Kasım 2008 Perşembe

Sahte tarikatler de vardır.

Pekçok şeyin alt-üst olduğu, kavramların ve kurumların birbirine karıştığı şu ahir zamanda, sahtelerle, hakikileri ayırt etmek bir mesele oldu. Sapık fikirler, sapık mezhepler, sapık meşrepler, sapık tarikatler asıllarını bazen medyanın zorlaması ve pompalaması ile gölgede bırakır gibi oluyor..!

İslam gibi görünüp, kendi çıkarlarına İslam’ı, tarikatleri, gerçek şeyhlerin mevkilerini alet edenleri; zaten bunların asıllarına da düşman olanlar, alet edip amaçları uğruna kullanıyor. “Ayinlerinden” dakikalarca, günlerce ve manşetlerden çarşaf çarşaf bahsederek milletin gözünden bu sahtekarlarla birlikte, asıllarını da düşürmeyi, soğutmayı ve uzaklaştırmayı hedefliyorlar..!

Cumhuriyet devrimleriyle yasaklanan tarikatlarin, denetimsiz sahtelerinin cirit atmasına sebep verip vermediği bu noktada düşünülmelidir! Fıkıh ve ilmihal bilmeyen, asrın hastalıklı ve bunalımlı insanı, manevi açlığını bir takım derviş kisvesine bürünen şeytanlarda doyurmaya çalışınca; bu çok sürmedi ve ilahi tokat bu sahtelerini birer birer gözler önünde rezil etti !

Tarikat heveslileri, şeriatı bilselerdi, kendileriyle, bir yakını-mahremi olmadan şeyh bozuntusuyla aynı odada yalnız kalmanın hiçbir şekilde mümkün olamıyacağını idrak eder, derhal o mekanı ve şeytanı terkederlerdi ! Kadınlı erkekli şeyh babalarıyla zikir (!) yapmanın, kendisine cinsel taciz yapmak adına tehdit eden şeytana teslim etmeden önce, o pisliği terkeder ve polise taa işin başında ihbar ederdi, zavallı kadınlar !

Tarikatın (T)si ile bile alakası olmayan bu düzenbazları, şeriatın emirlerine uyma zorunluluklarının olmadığını sanmak cehalet ve ahmaklığıdır, işbu neticeyi gözler önüne seren. Zorla para isteyen ve toplayanlar, zorla dini nikah(!) kıyıp, kızların namusuna kıyanlar, zorla kadınları odalara kapatıp, sonra da çarpılırsınız diye tehdit edenlerle, Amerika da ki Maharaşinin “Transandal Meditasyon Cemiyeti” Türkiye şubesi arasında “taktik” farkları dışında “sömürü” açısından hiçbir fark da yoktur aslında..

Yine Amerika’nın-HAŞA- yeni İslam Peygamberi (!) Reşit yada Reşat Halifesinin; dini yenilemek adına çıkışından, Yaşar Nuri tarikatı ile (!) paralelliği anlaşıldığında, CHP Başkanı Deniz Baykal’ın Amerika’da ki Moon tarikatinin ayinine katılışı böylelikle yadırganmadan, meclis başkanvekili Kamer Genç’in tarikat kurmaktan bahsetmesi idrak edilmiş olur !.

“ Sizin için Deccal’den daha çok, Deccal olmayanlardan korkarım” buyuran -sallahü aleyhi vesellem- efendimiz’e “Onlar kimlerdir Ya Resulallah ?” diye sorulduğunda, Resul : “Onlar saptırıcı imamlar (önderler)dir.” (Ahmed b. Hanbel ) cevabıyla aslında o eskimez günden, bu yıpranmış günümüze ışık değil midir ?

Fıkhı zahir olan şeriatin nasıl ehl-i sünnet ve cemaat dışı 72 sapık kolları mevcut ise; fıkhı batın tasavvufun da ehl-i sünnet ve cemaat dışı 11 sapık kollarının bulunduğunu Marifetname adlı eserden öğreniyoruz.

“Tasavvuf bir ilimdir ki, Cenab-ı Hakkan sıfatlarından ve O’na nasıl ereşilebileceğinden bahseder. Kulu bu ilmi öğrenmeye sevkeden Allah sevgisidir. Kalbinden Allah -celle celalühü- gayrisini temizleyen sofi bu ilmi öğrenir. Çünkü tasavvuf, kişinin Allah’dan başka her şeye karşı olan sevgisini, kalbinden atması ve gönlünü yalnız Cenab-ı Hakk’kın muhabbetine bağlamasıdır. Ehl-i sünnet ve cemaat üzere itikadını düzeltip, Hz.Peygamber -sallahü aleyhi vesellem- efendimizin sözlerine, hareketlerine ve ahlakına uyup izinden gitmektir ki, kötü ahlakını değiştirip en güzel ahlakı benimsemek, daimi ve içten gelen bir duygu ile Allah’ın zikrine devam etmek ve bu yolla O’nun -celle celalühü- huzuruna varmaktır.

''555 hicri yılında mutasavvıflar 12 fırkaya bölünmüştür. Bunların bir tanesi şeriata, ehl-i sünnet ve cemaate uymuş, hidayet yolunu bulmuş ve dileğine ermiştir. 11 fırka ise bid’at yoluna sapmış, sapıklık çukuruna düşmüştür. Bu fırkalar : Evliyaiyye, Hübbiyye, Şemrahiyye, Ebahiyye, Haliyye, Hululiyye , Hururiyye, Vakıfiyye, Mütecahiliyye, Mütekasiliyye, İlhamiyyedir. Bunların hepsinin fikri bozuk, fesat ve fitne doludur. Bunlardan uzat olan Allah’ a yakındır.''

Bu fırkaların ortak ve belirgin özelliklerini özet olarak aynı eserden aktaralım: ‘’Bunlara göre salik veli mertebesine ulaştığı zaman, şeriatın ekirlerini yapmak mecburiyeti yoktur ve Peygamberlerden üstün olur. Hatta haram olan şeyler bile o kula helal olur. Herkesin malı, karısı helaldir alırız derler. Bir fırka çalgı çalıp oynar ve bu esnada şeyhimizden bize hal gelir derler. Güzellik Allah -celle celalühü- sıfatlarından olduğu için, güzel kadın ve oğlana bakarız derler. Canımız, bedenler Allah’ındır der ve birbirlerine sarılıp öpüşür, halka olup tepinirler. Bir kısmı da kendimizden geçtiğimizde huriler bize gelir, onlarla yatar ve sonra da gusül alırız derler. Bir kısmı da biz riyadan korktuğumuz için, sapıklar gibi kıyafetlere (şekillere) bürünür öylece halkın içine karışırız derler. Bir kısmı da bu dünyaya gelmekten maksat vücudu beslemektir der, kapı kapı dilenirler. Son olarak bir kısmı da, şairlerin, ediplerin kitapları Kur’an gibi gerçek yolu gösterir. Hepsi de hakikattir, çünkü bunlar ilahi ilhamlardır. Onları okumak yeterlidir derler.’’[1]

Bediüzzaman Said Nursi rahmetullahi aleyh’de ehl-i tarikatın düşebileceği vartalar, tehlikeler başlığında özetle şu noktalara dikkatlare çekmiştir :
1- Sünnet-i Seniyyeye tamam uymayan bir kısım ehl-i sülük, velayeti, nübüvvetten üstün görürler.(Bu husus İmam-ı Rabbani -kuddise sirruh- hazretlerinin Mektubatında da çeşitli vesilelerle açıklanmıştır)
2- Evliyayı, sahabeden üstün görmek.
3- İfrat ile tarikat taassubu taşıyanların bir kısmı adab ve evradı, sünnet-i seniyyeye tercih etmekle sünnete muhalefet edip, sünneti terkeder, fakat virdini bırakmaz.
4- Bazı müfritler de, ilhamı vahiy gibi sanır. (Oysa İmamı Rabbani hazretlerimiz -kuddise sirruh- ilham ve keşif de hata olabileceğini, ehl-i sünnet ve cemaat akaidi ile ölçülmesinden sonra keşfin sahibine delil olabileceğini sarahaten mektuplarında uzun uzun izah etmişlerdir)

Günümüzde yaygın olan bir aşırılığı da belirterek noktalıyalım : “Benim şeyhim her şeyi bilir.” Cümlesi şirktir. Senin şeyhin –haşa- Allah mı ? Allah -celle celalühü- dan başka hiçbir şey, varlık herşeyi bilemez. Peygamberimiz -sallahü aleyhi vesellem- yahudi kadının getirdiği koyundaki zehiri bilemedi ve yemeye başladılar. Cebrail (A) hikmeti ilahi onlar bir-kaç lokma yedikten sonra gelip zehiri haber verdi. N.Fazıl -rahmetüllahi aleyh- bu olaya “Çöle İnen Nur” adlı eserinde “Şehid Peygamber” başlığını vermiştir. Gerçekten, sahabisi zehir dolayısıyla şehid olan Peygamber bu olaydan takribi iki sene sonra ahirete geçmiştir. Yine Yakup Peygamber (A) çok uzak olmayan mesafedeki Yusuf’unun kuyuya düştüğünü-Allah bildirmediği için- bilememiş, ama yıllar sonra hırkasını çok uzak mesafelerden kokusunu-Allah bildirdiği için- duymuştur. Bu ve benzeri olayları alt-alta sıralamak mümkündür. Burada anlaşılması gereken şey, Allah dilemedikçe ve sevdiği kuluna bildirmedikçe kul, değil gavs; yukarıda görüldüğü gibi Peygamber dahi olsa bilinmezi bilemez..

Öyleyse, benim şeyhim, Allah Teala’nın bildirdiğini bilebilir, diye itikat etmelidir. Aksi düşünce, Allah korusun insanı küfre götürür.

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNE GÖRE (ÖZETLE) TARİKATIN FAYDALARI :

Hak tarikat: İman inkişaf eder, itikad edilen taklidi bilgilerde aynen yakiyn derecesinde zuhuratlar açığa çıkar. Makine-i insaniyenin merkezi ve zembereği olan kalbi, tarikat vasıta olup, işletmesiyle ve o işletmekle, sair letaifi insaniyeyi harekete getirip, netice-i fıtratlarına sevkederek hakiki insan olmaktır. Alemi- Berzah ve Ahiret seferine, tarikat silsilelerinden bir silsile ile iltihat edip ve o kafile-i nuraniyye ile ebedül-abad yolunda arkadaş olmak ve yalnızlık vahşetinden kurtulmak ve onlarla dünyada ve berzahta manen ünsiyet (yakınlık ) etmek; evham ve şüphelerin hücumlarına karşı, onların icmaını ve ittifakını istinad edip, her bir üstadını (şeyhi) kavi bir sened ve kuvvetli bir bürhan derecesinde görüp onlarla o hatıra gelen dalalet ve şübehatı defetmektir.

İmandaki Marifetullah ve marifetteki Muhabbetullahın zevkini, safi tarikat vasıtasıyla anlamak ve o anlamakla dünyanın vahşet-i mutlakasından ve insanın kainattaki gurbeti mutlakasından kurtulmaktır.İman, şecere-i Tuba-i Cennetin bir çekirdeğini taşıyor. İşte tarikatın terbiyesiyle, o çekirdek neşvünema bulur, inkişaf eder.”[2]
[1] Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. Marifetname, c.2 sh: 35 vd. madde: 7 (1980 basımı )
[2] Bediüzzaman Said Nursi hz.leri, Mektubat, sh: 500-503

Çocuk yuvasındaki asıl skandal

Ankara’daki Saray Rehabilitasyon Merkezi'nde misyonerlerin çalıştığı ortaya çıktı. İşte skandal olayın detayı
İngiliz York Düşesi Sarah Ferguson'un Ankara’daki Saray Rehabilitasyon Merkezi'nde yaptığı gizli çekimler ortalığı karıştırdı. Ama gizli çekimlerle birlikte ilginç bir gerçek ortaya çıktı. Meğer Bakan Çubukçu'nun sorumluluğunda bulunan Saray Rehabilitasyon Merkezi'ndeki 6 personelin maaşını misyoner bir kadın ödüyormuş. Hem de devletin kendisi de kadını 'sakıncalı' görmesine rağmen.

11 Kasım 2008 Salı

Korkuyor

''Onlara göre bu toplumu kendi haline bırakırsan ya şeriatçılar gelir, ya bölücüler. Cumhuriyet kurulalı seksen küsur yıl oldu, hâlâ bu toplum şeriat ve bölünme yanlısıysa, cumhuriyetin kurduğu sistem hiçbir işe yaramıyor demektir. Demek ki, bunca yıl bu devlet, bu halka “şeriattan ve bölünmeden daha iyi bir şey” sunamadı. Bunca zaman yapamadığını bundan sonra yapabilecek mi? Niye yapsın? Anlaşılıyor ki daha binlerce yıl bu devlet bu toplumu ezecek, ona “şeriattan ve bölünmeden” daha iyi bir hayat tarzı sunamayacak ve bunun konuşulmasını yasaklayacak. Bunu da hep birlikte “doğal” karşılayacağız. Beni dehşete düşüren de bu doğallık zaten.''
Ahmet Altan - Taraf

İşte Adamımız !

İbrahim Karagül, bugünkü yazısında Obama konusunda benim de katıldığım ve başından beri dağınık düşünceler halindeki hal-ü pür melalimi çok güzel özetlemiş. Benim bildiğim, ABD Başkanı John F. Kennedy siyonist emellerine boyun eğmediği için öldürülmüştü. Bir daha da, İsrail ve ABD'deki işbirlikcileri, yönetemeyecekleri başkanı Beyaz Saray'a çıkarmadılar. Bu bakımdan çok yakında-yanılmayı çok isterdim- Obama'da umut olmaktan çıkıp; bizim Van'lıları süküt-u hayale uğratacaktır.Rahm Emanuel ismi bana tarihteki meşhur Emanuel Karasu'yu hatırlattı.Sistem ve strateji değişmiyor.Değişmesi gerekenler biz Müslümanlarız.(*) İşte Karagül'ün önemsediğim yazısının son kısmı :

''Rahm Emanuel, aynı misyonu üslendi. ABD'deki Musevilerin yüzde 80'e yakını bu yüzden Obama'ya oy verdi. Onun döneminde ABD'nin, Ortadoğu politikasında hiçbir değişiklik olmayacak. Belki savaş daha da yayılacak. Daha kampanya döneminde yeni ABD Başkanı'na “Pakistan'ı vuracağım” dedirten ne olabilir? Elbette bu ülkenin nükleer gücü. Peki bu kimi rahatsız ediyor? Elbette İsrail'i.
Obama tarihsel bir figür. Başkan Yardımcısı başka biri. Ama bu dönem adından en çok söz ettirecek olan Rahm Emanuel. “Değişim” bu mu?
Barack Obama'nın aslında pek bir yerde yer almayan bir sözünü hatırlıyorum. “Aile geçmişimiz Müslümanlıktan önce Yahudi olabilir.”
Yahudilik veya İsrail değil konumuz. Bu ideolojik kadroların ABD üzerinden dünyaya nasıl bedel ödettikleridir. Bu yüzden bizim için önemlidir. Bu yüzden “Obama kurbanları” kesenler hayal kırıklığına uğrayabilir.
Obama kadar Bu “altın adam”ı da izlemenizi öneriyorum!'' İbrahim Karagül

__________________________________________

(*) Biz Müslümanların değişmesi gerek derken yahudi Karasu ailesinin dünyaca ünlü DANONE ürünlerinin söz gelimi Hayat sularını içerek, kimleri suladığımızı, Activia'dan, çocuk ürünlerine kadar nasıl sömürüldüğümüzü de dip not olarak belirtmek istedim.

10 Kasım 2008 Pazartesi

Ehl-i Kitab’ın akıbeti ve bir tartışma

Ebubekir Sifil hocamız, bugünkü yazısında; o her zamanki yumuşak uslubuyla H.Karaman'a aslında sen yalan söylüyorsun, bir yerde dediğin bir yerdekini tutmuyor, kafana göre ahkam kesiyorsun demiş oluyor.Yazının tamamını ve konuyla ilgili çıkacak olan Rıhle dergisinin 3. sayısını okumak gerek.

''Kendisine Efendimiz (s.a.v)’in tebliği yeterli ve gerekli biçimde ulaşmış olan Ehl-i Kitap konusuna gelince, iş burada karışıyor. Hoca, mezkûr kitapta Allah Teala’ya şirksiz ve ahirete şeksiz iman edip bir de iyi/düzgün bir hayat yaşayan Ehl-i Kitab’ın kurtuluşa ereceğini, bunların Müslüman olmalarının gerekmediğini söylüyor.'' Dr.Ebubekir Sifil/ Milli Gazete

8 Kasım 2008 Cumartesi

Fethullah Gülen'in son fetvası üzerine..

"Kocası tarafından dayak yiyen kadın, çocuğu yoksa boşansın... Evinde sigara içiyor, eşi ve çocuğu sigara içmiyorsa, o eş ve çocuk babayı mahkemeye versin... Eşinden dayak yiyen kadın, karateye, judoya gitsin. Eşi bir tokat vuruyorsa o da karşılık versin iki tokat atsın..."

Fethullah Gülen'e ait bu sözler çok tartışıldı. Ahmet Kurucan'da üstadı gibi ''ilginç'' yorumlarla kafaları karıştırdı.Nede olsa artık tarihselcilik moda!

Allah'a çok şükür ki, bir Ebubekir Sifil hocamız var. Allah kendisinin ilmine ömrüne bereketler versin diye dualar ettiğimiz.

Mutlaka kıymetli hocamızın konu ile ilgili seri yazıları Milli Gazeteden yada kendi sitesinden çok dikkatli okunmalı ki, birileri tarafından Müslümanların nasıl aldatıldığı, kafalarının karıştırıldığı anlaşılabilsin.

Söz gelimi Ebubekir Hocamızın (Allah kendisinden razı olsun) ''Koca Dayağı 2'' başlığında vermiş oldukları şu bilgi karşısında Fethullah Gülen'in kadınlara karate öğrenip kocalarınızı dövün diyebilmesine, şahsen geçmiş ''zırvalarını'' bilen biri olarak şaşırmadım. İşte Ebubekir Sifil hocamın çok düşünülmesi gereken cümlelerinden bir pasaj :

''Nüşuzundan (kocasına karşı serkeşlik etmesinden ve isyankâr davranmasından) endişe edilen kadının dövülmesiyle ilgili hükmü getiren ayetin nüzul sebebi de burada önemlidir. Rivayet tefsirlerinde nakledildiğine göre1 Sahabe’den bir hanım (Habîbe bt. Zeyd b. Hârice (-r.anha-), babasıyla birlikte Efendimiz (s.a.v)’e gelerek kocasının (Sa’d b. er-Rebî’ -r.a-) kendisine tokat attığını söylemiş, Efendimiz (s.a.v) de kısasa (onun da eşine bir tokat atmasına) hükmetmiştir. O sahabiye hanım dönüp giderken Efendimiz (s.a.v) arkasından tekrar çağırmış ve, “Biz bir şey murad ettik, Allah başka bir şey murad etti (Biz bir hüküm verdik, Allah başka bir hüküm verdi)” buyurmuştur.
Bu durumda önümüze enteresan bir manzara çıkıyor: Efendimiz (s.a.v) bile ilgili ayetin hükmüne teslim olarak kendi hükmünden rücu ediyor –ki normal ve zaruri olan da budur–, Hocaefendi ise, –şüphesiz bunlardan haberdar olarak– “biz de bir hüküm verdik” demiş oluyor.''

2 Kasım 2008 Pazar

Kutsal Emanetler'de Hz.Fatma annemizin gömleğinin ne işi var?

Topkapı Sarayı'nda, 27 Ağustos-24 Kasım arasında farklı bir sergiye yer veriliyor. “Osmanlı Devleti’nde Ehl-i Beyt Sevgisi” adını taşıyan sergide Mukaddes Emanetler Dairesi’nde kat kat bohçalar içinde korunan Hazreti Peygamber’in ailesine ait hatıralar ilk kez ziyarete açılmış durumda.Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethiyle Osmanlı Devleti’ne intikal eden ya da daha sonra saraya gelen eserler yer almakta.. Bugüne kadar Topkapı Sarayı’nın Kutsal Emanetler Dairesi’nde Efendimizin aziz hatıralarıyla birlikte özenle saklanan Ehl-i Beyt’e ait eşyaları ben de görmeye gittim.
Beni derinden hüzünlendiren şey; Hz.Fatma annemize (r.a) ait olan, iç gömleğinin de sergilenmesiydi! Eminim o ev içinde annemizin giydiği gömleği, annemiz yaşarken, çok değerli eşi Hz.Ali (ra) efendimiz ve çok sevgili babaları, Kainatın övüncü, Peygamberimiz Efendimiz Sallahu Aleyhi Vesselem'den başkası görmemişti.

Bugüne kadar bohçalar içinde saklanan ve şairin ''utanırdı burnunu göstermekten süt ninenem'' dediği bir mazinin özel insanının, namahreme kapalı ev içi kıyafeti olan gömleklerinin sergilendiğini görünce kahroldum. Bu yazıyı okuyan herkesi başta Kültür Bakanlığı olmak üzere, devlet ricaline, o gömleğin derhal kaldırılması ve bir daha da sergiye konulmaması konusunda uyarmaya davet ediyorum.

Bu arada bilet gişelerinde turistlerin şikayetlerini anlamayan ve ''bu ne diyor yahu'' diye bön bön bakınan görevliler yerine; böyle önemli bir saraya tahsilli, yabancı dil bilen ve işinin bilincinde, nerede olduğunun idrakinde eleman temin edemeyen bir anlayışa da binler teessüf.

Bir notta, kutsal emanetlerde Sevgili Peygamberimizin sallahu aleyhi vesellem mübarek sakalı şeriflerinin, mübarek nur dişlerine ait mahfaza ve mühürlerinin olduğu koskoca camekan da ayrı ayrı camekanlarda sergilenmeliydi. Hem izdihamın önüne geçilmiş olurdu, hem de değerleri daha iyi ifade bulurdu.

28 Ekim 2008 Salı

Lâik Rejimin İlâhiyat Fakültelerinde İcazetli Gerçek Din Âlimleri Yetişmez / Mehmet Şevket Eygi

Gerçek İslâm âlimleri İslâm medreselerinde yetişir. Lâik sistemin veya rejimin İlâhiyat Fakültelerinde gerçek din âlimi yetişmez. Bugün ülkemizde iki türlü ilâhiyatçı vardır:
(1) Müslüman oryantalist kimliğinde birtakım akademisyenler, uzmanlar, araştırıcılar. Bunlar din hocası değildir, ulemâ değildir.
(2) Lâik düzenin İlâhiyat Fakültelerinde okumuş olmakla birlikte, Ehl-i Sünnet dairesi içinde kalmış, bazısı gerçek ulemâdan özel dersler almış ve kendilerine şöyle veya böyle İslâm hocası denilebilecek müsbet kimseler. ( devamı burada )

“Turizm milli fahişelik anlamına geliyor"

Bugün gazetesinden.Gaf mı gerçek mi tartışılır, yine yorumsuz blogumda saklamaya değer bir medya haberi:

Prens Slovenya'ya yaptığı resmi ziyarette “Turizm milli fahişelik anlamına geliyor" diyerek herkesi şoka uğrattı.İngiltere Kraliçesi Elizabeth'in eşi Prens Philip turizm konusunda büyük bir gafa imza attı. Eşiyle birlikte geçtiğimiz hafta Slovenya'ya resmi bir gezide bulunan İngiliz Prensi, bir profesörle sohbetinde, "Turizm milli fahişelik anlamına geliyor." Bizim turistlere ihtiyacımız yok. Kentleri mahvediyorlar" dedi.

Kriz bize faizin yanlış olduğunu öğretti

BERLİN-Almanya'nın Duisburg kentinde önceki gün açılışı yapılan Merkez Camii ilgili haber ve yorumlara Alman basını geniş şekilde yer verdi. Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Başbakanı Jürgen Rüttgers'in “Daha çok camiye ihtiyacımız var. İzbe yerlerde değil, herkesin görebileceği yerlerde” sözleri de basında yer aldı. Müslümanlara 'Susmayın' diyen Rüttgers, İslam'ın yasakladığı faiz sisteminin yanlışlığının küresel ekonomik krizde ortaya çıktığını vurguladı.(Yeni Şafak)

22 Ekim 2008 Çarşamba

İctihad ne demektir ? Görüşle farkı nedir ?

“Ce-He-De-” kökünden, gayret göstermek, çalışmak, olanca gücünü sarfetmektir.İslam istilahında: Hakkında kesin hüküm bulunmayan bir dini meselede hüküm ortaya koymak için olanca gücün sarf edilmesi şeklinde tarif edilmiştir.İctihad yapabilen kimseye müctehid denir. İslami istilahta; Kitap, Sünnet ve İcma'da kat'i olarak bulunmayan bir mesele hakkında (yani fer'i konuda) müctehid vasfında olan bir fakihin bütün gücünü harcıyarak bir sonuca varmasıdır.

İctihadın makbul olabilmesi için, müctehidde aranan bütün vasıfların tek bir kişide bulunması şarttır.Son yıllarda ictihad için; her ilim dalından birer kimseyi alıp "heyet" kurma iddiası ortaya atılmıştır.Ancak ictihad yapılmalıdır iddiasını ortaya atanlar, hangi konularda ictihada ihtiyaç olduğunu bile ortaya koyamamaktadırlar.[1]

Hakkında kesin nas (hüküm) bulunan meselelerde ictihad yapılması söz konusu değildir. Buna göre ehliyetli olmayan kimsenin ictihad dediği şey şahsi, heva ve hevesine dayanan görüş olduğundan geçerli değildir.Hata ettiğinde mazur sayılmaz, hakim ise hükmü bozulur.İctihad galip bir zandır.Hata ihtimali vardır.Bu yüzden müctehid hata ederse bir, isabet ederse iki ecir alır.[2]

Alfabedeki harfleri bilmek başka şeydir, bunları bir araya getirip kelime ve cümlelerle bir manayı ortaya çıkarmak başka bir şeydir.Bu manayı çıkarmaya ictihad, bu harfleri bilmekle her türlü ilme sahip olduğu zehabına kapılmaksa hevadır.Bu ictihad değil, "görüş" olur.

Muhyiddin-i Arabi (KS) hazretlerinin buyurduğu gibi :"İctihad yapan müctehidlerin gayb ilimlerinde sağlam makamları vardır.Onlar öyle alimlerdir ki, zan’la hükmetseler zanları da ilimdir.”
Bugün hakkıyla Kur'an okumayı, fatihayı kıraat etmeyi beceremeyenler, kaşları havada kendini beğenmiş ve cümle alimleri küçümser bir eda ile başımıza müctehid kesildiler..Allah şerlerinden bu ümmeti muhafaza eylesin amin.İctihadı yapacak kişideki şartlara yukarıda değinmiştik.

İçtihad kapısı kapandı mı? Elbette hayır, kapanmadı. Lakin ictihada ehil müctehid seviyesinde insanlar yetişmez oldu."Zamanımızda müctehid kalmamıştır." diyen İmam-ı Gazali hazretlerini, İmam-ı Razi, İmam-ı Rafii, İmam-ı Nevevi, İmam-ı Rabbani (R.A) hazeratı ve Rasulullah (SAV)'den 400 sene sonra kıyas yapacak müctehidler kalmadığını beyan eden Dürr'ül Muhtar sahibi İbn-i Abidin hazretleri bir hakikatı ifade etmişlerdir.İctihad kapısı kapanmadı, kim kapadı diye bu sözü ağızlarına dolayanlarla, müctehid olmanın vasıflarını abartılı ve çok görenler aynı reformcu heva ehlidir.
Ayrıca konuyla ilgi Muhterem Ebubekir Sifil hocanın bu yazısı da okunabilir.

[1] Yeni Lügat, Emanet ve Ehliyet sh:45, Ansiklobedik İlmihal
[2] İmam-ı Şafii, Er Risale,sh: 491 Kahire

18 Ekim 2008 Cumartesi

Ayakta su içmek

Zararını hiç bilmesek de, tıp bildirmese de, dinimizin bildirdiklerine uymak gerekir. Bir doktor diyor ki:
Midenin ayakta ve oturur vaziyetteki pozisyonu farklıdır. Ayakta içilen su, doğrudan doğruya onikiparmak bağırsağına geçer. Midenin küçük eğriliğine uyan kısmında, mide caddesi denen bir oluk bulunur. Sıvı gıdalar bu yolu takip ederek zaten devamlı küçük bir açıklığı olan mide çıkışını geçerek, onikiparmak bağırsağına geçer. Sıvılar oturarak içilirse bunlar önce midede birikir, asitle karışarak mikropları ölür ve sonra onikiparmak bağırsağına geçer. Böyle oturarak su içen, birçok intan hastalıklarından korunmuş olur. Suyu veya meşrubatı ayakta içen, bu tehlikeye daha fazla maruz kalır. (Dr. Hamit İspirlioğlu)

16 Ekim 2008 Perşembe

Müctehid ne demektir ?

İctihad eden, çalışan çaba sarfeden; ihtiyaç hasıl olduğunda Kitap, Sünnet ve İcmadan hükümler çıkaran bilginlerdir.Fetva verebilmek için gerekli olan şartlar şunlardır :
1-Müslüman olmak; erkek, kadın farkı yoktur.
2-İyi niyet bulunmalıdır, halkın yararının bulunması bunun işaretidir,
3-Fetva veren ilim ve vakar sahibi olup, soğukkanlı ve dengeli birisi olmalıdır.
4-Fetva verilen konuda derin bilgi sahibi olmalıdır,
5-Fetva veren üzerinde hiçbir baskı olmamalı İslami manada "hür" olmalıdır.Siyasi yönetimlerden ve halktan müstağni olmayan kimsenin ictihadı ile amel edilemez.Allah Teala'nın indirdiği hükümleri çirkin görüp; kendi heva ve hevesleriyle hüküm icad eden tağuti güçlerle cihad etmek "farz-ı ayn"dır.Tağuti güçlerin velayetini kabul ederek; onlardan görev alan bir kimse "sadık ve adil" olma hasletini yitirir. Dolayısıyla velev ki müctehid seviyesinde ilme sahip bile olsa, o kimsenin "fetva"sı ile amel edilmez.[1]
6-Fetva verende hak ile batılı ayırt edebilecek kuvvet bulunmalıdır.Bu insanları tanımak, örf ve adetleri bilmekle ile olur.

İlahiyat fakültesini bitirip, doktora yapmakla, profesör olmakla müçtehid olunmaz. "Müctehidi taklid etmek vaciptir".[2]

Bundan başka arapça, gramer, sarf, nahiv, nasih, mensuh, muhkem, müteşabih, hadis, siyer, tefsir, belagat, usulü fıkıh, illet, lafzı mutlak-müşterek, müfesser, maslahat, içtihad, istihsan, kıyas, icma, sünnet, adalet, güzel ahlâka sahip olmak gerekir..

Yine ahkâm ayetlerini ve hadisleri va'z edildikleri zaman, illet, sebep ve şartları hakkında kesin bilgi sahibi olmak, sebeb-i nüzul, sebeb-i vürud konusunda ihtisaslaşmış olmak..Fıkıh mevzuatını teşkil eden şer'i hükümleri ifade eden istilah ve sözlerin kıymetini hakkıyla ve “tam” olarak bilmek...Şer'i hükümlerin İslamiyetin ilk üç devresinde nasıl tatbik edildiklerini ve bu tatbik şekilleri arasındaki ihtilafları, müftabih kavillerin hangileri olduğunu bilmek..İslam fıkhının tam bir faaliyet içerisinde bulunduğu devirlerdeki içtihadları ve bu içtihadlar arasında hangileri ile hükmedildiğini iyi bilme mecburiyeti vardır.[3]

Mezhepsiz refomcular bu şartları da kabul etmezler.Zira onlarda çok iyi bilirler ki, bu şartları kabul etmek demek, günümüzde bu şartlarda adam olmadığını da teslim etmek, itiraf etmek olacaktır.Bu durumda da kendileri nasıl müctehid, imam olacaklar, nasıl ictihad edecekler !

Hastanenin pansumancısı, doktor gömleğini giymekle ameliyat yapsaydı, tıp okullarına ihtiyaç kalmazdı ! Birileri kendilerini müctehid ilan ediyorlar, uyduları da mesela bir Mevdudi’yi, Karaman’ı, Kardavi’yi asrın müctehidleri ilan ediyorlar! Ben yaptım oldu mantığı..Yusuf Nebhani hazretleri “İmam Suyuti (rh.a.) hazretlerinin zamanında kendisinin ictihad edebileceğini söylediğinde, asrının alimlerinin ayaklanıp mutlak müctehidliğini kabul etmeyip; kendisine sorular sorduklarını, imam-ı Suyuti hazretlerinin bu soruları cevaplamadığını ve mazeret beyanı ile, “mutlak” müçtehidliğinin geçerlilik kazanmadığını” bizlere naklediyor.[4] Sekiz yaşında hafız olan İmam-ı Suyuti hazretleri (vefatı m.1505) beşyüz kadar çok kıymetli kitablar yazmıştır.Hadis imamı ve müctehid olan Süyuti hazretleri, daha yirmi iki yaşında (Celaleyn) tefsir yazmaya başlamıştır.

İmam Gazali rahmetullahi aleyh hazretleri (rh.a.) meşhur İhya'sında : " Zamanınızda müctehid kalmamıştır..İçtihad mertebesinde bulunmayan asrının en alimi de olsa, mezhep sahibinden naklen fetva verir.Mezhebinde bu mes'ele zaif de olsa onu terkedemez." buyuruyor.Yine İmamı Razi, İmamı Rafii, İmamı Nevevi "Bugün müctehid yoktur " buyuruyorlar.

Muhyiddini İbni Arabi (ks) hazretleri de : "Nasılki Peygamberlerin getirdiklerini anlamasak da onları tasdik etmemiz lazımdır.Müctehidlerin de gayb ilimlerinde sağlam makamları vardır..Onlar öyle alimlerdir ki, zanla hükmetseler zanları da ilimdir" buyurmuştur.

İkincibin yılın müceddidi onca ilmine ve şöhretine rağmen, büyük bir mütevazilikle :" Bizim gibi cahillerin bir-kaç hadis-i şerif işitmemiz, delil ve sened olamaz.Bir şeyin helal ve haram olması için müctehidin zan etmesi (ictihad yapması) lâzımdır.”[5] buyurarak meselenin ne denli ciddiyet ve önem arz ettiğini, bu ümmete ve müctehid taslaklarına ilan ve beyan etmişlerdir.
Kuyumcunun elinizdeki yüzüğe gözle bakıp, altın olup olmadığını zan'la bile bilmesinden çok ileri bir şey bu..Takvanın ilme hürmetin kazandırdığı "hal" bu.

Bugün mezheplerin yaklaşık 700 yıldır donduğu ve bu yüzden örtülü şirk iddiası yapanlar [6] başka müçtehid gelemez diye yaygara yapanlar yukarıdaki isimlerini ve sözlerini zikrettiğimiz mübarek imamlardan daha alim oldukları örtülü iddiasındadırlar !

İşte ilim ehlinin tuzağa düştüğü nefsin oyuncağı olduğu an..! Zaten şeytan'da ilminden dolayı Adem aleyhisselama secde etmemiş, büyüklenmiş ve lanetliklerden olmamış mıydı? Bunlarda ilim sandıkları vehimleri yüzünden mübarek mezhep imamlarımıza teslim olmamakta inat ediyorlar! Sadece hanefi mezhebinde bir milyona yakın mesele ‘’olasılıklarla’’ birlikte çözüme bağlanmıştır.Daha geride üç tane mezhebin çözümlerini de siz ilave ediniz.Çözümler var da bunları bulup, nakledecek alimler azaldı..!

Bazı çevreler, bir müctehide ittiba ile taklidin farklı şeyler olduğu iddiasındadırlar. Ancak bu iddiayı destekleyebilecek herhangi bir delil bulmak mümkün değildir. Zira bir müçtehidi taklid, o müçtehidin şer'i delillerden çıkardığı hükümlerle amel etmekten ibarettir. Yoksa müçtehidi "hüküm koyucu" noktasında görmek değildir. [7]
[1] Emanet ve Ehliyet, Y.Kerimoğlu, c.I, sh:46
[2] Yusuf Kerimoğlu, Fıkhi Meseleler,5/239,1984
[3] Pezdevi,usul; A.Aziz el Buhari Keşfül Esrar, Bilmen Kamusu, Anskl.İlmihal.
[4] Yusuf Nebhani, Vehhabilere cevablar, sh: 20
[5] İmam-ı Rabbani (ks) hazretleri, Mektubat c.1, 312. Mektub
[6] Yaşar Nuri Öztürk 20.7.1997 Akit gazetesi
[7] Y.Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, c.I sh: 48