30 Kasım 2008 Pazar

Başarı ve muvaffakiyet farkı yada ölçümüz

Muhterem Ebubekir Sifil hoca, bugün ''Bazı cemaatler ve metotlar üzerine (1)'' başlıklı, okur sorularını cevapladığı makalesini şöyle noktalamış: ''Cemaatin, fakir doyurmak, kimsesize el uzatmak, gençlerin süfli hayat içinde kaybolup gitmesine mani olan çalışmalar yapmak gibi faydalı hizmetlerin altına imza attığı inkâr edilmemeli, ancak bu hizmetlerin, Dinlerarası diyalog gibi, ahkâm-ı İslamiye’nin tebdil-tağyir edilmesi gibi zararlı faaliyetlerin meşrulaştırılması sonucuna götürmemesi gerektiğine de dikkat çekilmelidir.''

Mükemmel bir tespit. Hatta bu tespit daha yukarıda şu nefis ölçü ile levahalandırılmış: ''Oysa maddi planda başarı ya da başarısızlık diye görülen şeyler, hiçbir zaman “meşruiyet”e gösterge olamaz, olmamıştır. Aslolan tamamen maddi araçlarla ölçülebilen “başarı” değil, maddi araçlarla değil, rıza-i İlahi’ye uygunluk ile ölçülen “muvaffakiyet”tir. Bunların arasındaki en büyük fark, “muvaffakiyet”in, Allah Teala’nın rızasına uygun, hayır ve taat anlamına gelen işleri/amelleri yapabilmeyi ifade ederken, diğerinde bu anlamların söz konusu olmamasıdır. (1) Arapça’da şerli/gayrı meşru bir iş yapıp sonuç alan kimse hakkında “muvaffakiyet/tevfik” kelimesi kullanılmaz.''

Güçlünün, süperin haklı sayıldığı, en azından taraftar bulduğu bir dünyada, bu cesur makalesinden dolayı hocamıza duayı bir borç biliriz.

Ölçü kaçınca başarı ile muvaffakiyet arasındaki o derin uçurum da anlaşılamıyor. Söz gelimi ABD Başkanı Bush, dünya derin devletine/siyonizme hizmet açısından (İran'ı vurup da gitseydi) tam ''başarılı'' sayılacaktı. Yada İslam ülkelerinde İslam'ı yürürlükten kaldırıp; kafir kanunlarını hakim kılmış birisi, ''birileri'' ve ''kendi idealleri'' açısından başarılıdır ama tağutlara karşı mertçe bir duruş sergilemeyen Bel'am kılıklı Proflar, ilahiyatçılar, hocalar ''muvaffakiyet'' elde edememişlerdir.Onların elde ettiği yalnızca dünyevi ''başarıdır'' kendi rahat yaşamları adına!Örneklere İslam tarihinden eklemeler yapmak mümkün.

Bu açıdan Muhterem Ebubekir hoca ''başarı'' ile ''muvaffakiyet'' kavramlarını konuya cevap verirken çok güzel bir şekilde ayrıştırmış. Y.Kerimoğlu'nun ''Kelimeler Kavramlar'' adlı eserlerini hatırlatan ve kavram kargaşasının beyinleri mefluç hale getirdiği günümüzde, bir cemaate karşı dik durabilmek ve hakikati haykırmak azim bir iman ve ilmi emanet duygusu yanında; karşı taraftan gelecek tepkileri göğüsleyebilecek sabrı da gerektirmektedir.

Yazının başında naklettiğim, cemaatın ''faydalı hizmetleri'' dinlerarası diyalog ve İslami esaslara aykırılığına asla perde olmamalıdır. O zaman birileri de vatan kurtarır ve kurtardıklarının yapamadıklarını kendisi bizzat yapar.Sapla samanı birbirinden ayıramazsak, M.İslamoğlu'nu tefsir alimi yaparız, ehl-i sünnete uymayan söylemlerini ıskalayarak kendi durduğumuz yeri kaybederiz de haberimiz olmaz. Keza H.Karaman'dan F.Gülen'e; S.Ateş'den, Y.Nuri'ye yada A.Hulusi'ye..sayamayacağımız pekçok ismin itikadımızı iğva ettiğini göremeyiz.

Artık dini onların gözlüğünden gören ve ismi konmamış mezheplerinin imamlarının zırvalarından hayatı yaşayanlara, hakikati anlatmaksa neredeyse imkansız hale gelir.''Kıyamet günü bütün insanları önderleriyle (imamlarıyla) çağıracağız. O gün, kimin amel defteri sağ eline verilirse, işte onlar kitaplarını okuyacaklar ve en küçük bir haksızlığa uğratılmayacaklar.''(İsra : 71)

''Kişinin dini, arkadaşının dini gibidir, o halde kiminle arkadaşlık edeceğinize çok dikkat edin'' (Hakim) Efendimiz sallahu aleyhi vesellem Hazretlerinin buyruğuna ne kadar dikkat edilse azdır. Arkadaş, sevilen ve gönül alış-verişi yapılan; sözüne değer verilen biridir. Bu arkadaş, internette bir site; gazetede bir köşe yazarı, televizyonda bir programcı yada bir kitap olabilir!

Ölüçümüz, ehl-i sünnete uygunluk, nakle bağlılık; edille-i şer'iyye tabir edilen 4 kaynağa sadakat, sahabe ve sadatlara hürmet esası ile fıkıh ilminden (dualarla) nasiplenmek olduğu sürece, inşallah salimen imanla ruh teslimi nasip olacaktır.

26 Kasım 2008 Çarşamba

Yetmez..!

Evet aynen Ebubekir Hocanın burada yazdığı gibi :'' Onun (Yaşar Nuri'den bahsediyor) Kur'an vurgusu ile muteber ulemanın Kur'an vurgusu arasında dağlar kadar fark bulunduğunu önceleri ehli biliyordu da, bu meselenin sokaktaki insan tarafından fark edilmesinde problem vardı. Ancak geçen zaman bu noktanın anlaşılmasına da yardım etti; artık sokaktaki insan da Öztürk'ün manipülatif tavrına itibar etmiyor.''

Çok şükür sokaktaki insan da artık Karaman, İslamoğlu, Ateş, Yaşar Nuri gibi isimlerin farklı (reformist) olduğunu farketme sürecine girdi. Bunun hızlanması için M.Ş. Eygi ile Nuri arasında sütunlar ve int.net siteleri arasında geçen diyalogların artarak devamı ve Ehl-i Sünnet yolunun neferiyiz diyen alimlerin bu sürece cesurca katkı yapmaları önem arz etmektedir.

Hatta Ebubekir hoca gibi ''manipülatif tavır'' demek yerine ikiyüzlü yada reformcu, bozguncu demek gerek ki, ''sokaktaki insan'' daha iyi meseleleri kavrasın.

Muhterem Eygi ile Nuri arasındaki atışmanın adresi belliydi ama, taraflar mahkemelik olmamak için ism-i has kullanmadan birbirlerini itham etmiş oldular.

Dediğim gibi gecikmiş olanın, başlangıç olmasını ve devamını dilediğimiz cihad sevabındaki tutumun diğer isimleri de teşhir etmesi gerekmektedir. Söz konusu olan ehl-i sünnetin müdafaasıysa ve bu akide, mezhepsiz / reformcular tarafından kuşatılmışsa; rahatımızın kaçması, sinir harbine de mal olsa, Ebubekir Sifil gibi alimlerin çıtayı yükseltmeleri; onların ilmi emanet duygusu ile boyunlarının borcudur.

Bu garip ve cahil bırakılmış kitleler, isim isim teşhir edilmelidir. Sokaktaki insanın itikadı çepeçevre kuşatılmıştır!İman hırsızları ekranları, gazete köşelerini ele geçirmişlerdir! Büyük paralar yurtdışı ve yerli çeteler tarafından bu reformculara verilmekte, sırtları sıvanmaktadır.

Yetmez..!

Ebubekir Sifil gibi alimler televizyon kanallarına, oturumlara katılmalı ve bu güncel reformcuları ilmen susturmalıdırlar.

Çok açık ve net bir dille bu hayati ve İslami görevi yerine getirenleri, bizler de sözgelimi Rıhle, Guraba, Semarkand..gibi dergilere abone olarak, satın alarak ayakta tutmalıyız

Mezhepsizlik Fitnesi

''Mezhep ve fıkıh olmasa doğru dürüst abdest alamayız, iki rekat namaz kılamayız.
Bazıları konuyu saptırıyor ve bize “Siz mezhebi Kur’ân’ın üzerine çıkartıyorsunuz, siz mezhebi put haline getirmişsiniz, siz müşriksiniz...” diye saldırıyor. Ne korkunç iftiralar...'' Mehmet Şevket Eygi

23 Kasım 2008 Pazar

Mezhep taasubu üzerine..

''Mezhep taassubu caiz mi? Bu sorunun cevabı bir önceki yazıda zımnen verilmiş oldu. Şayet itikadî kabuller mezhep tarafından belirlenmişse, başkaları tarafından “mezhep taassubu” olarak ifade edilen husus, böyle bir mezhebe bağlı kimse/kesim için “İslâm’ın/imanın gereği” olmaktadır. Dolayısıyla bir mü’min için “dinine taassupla bağlı” ifadesini kullanmak ne kadar abes ve anlamsız ise, bu durumdaki bir mezhep müntesibi için de “mezhep mutaassıbı” tabirini kullanmak o kadar abes ve anlamsız olacaktır. Bu durumda “mezhep taassubu caiz değildir” demenin çok fazla bir anlam ifade etmeyeceği açıktır.'' Dr.Ebubekir Sifil

Bir tenkit vesilesiyle (1) / Dr. Ebubekir Sifil mail@ebubekirsifil.com

Ömrüne bereket Ebubekir Sifil hocam..Eygi'nin ve savunduğu yolun, daha ilmi (teknik) anlamda da küfürbaz Y.Nuri'ye karşı desteklenmesi lazımdı. Haksızlık karşısında susmamak ne hoş. Ebubekir Sifil hocanın yazıları çok dikkatle takip edilmelidir diye boşuna söylenmiyor:

''Son birkaç gündür Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün, Millî Gazete yazarlarından Mehmet Şevket Eygi’ye yönelik “açık mektup”larını okuyoruz. Eygi’nin ne dediği ve Öztürk’ün ona niçin böyle mukabele ettiği elbette kendilerini ilgilendirir. İşin bu yönüne bir “okuyucu”dan daha ileri boyutta iştirak etmem ya da tepki vermem söz konusu değil. Bu tartışmada kimin haklı, kimin haksız olduğunun ve tarafların birbirleri hakkında kullandığı ifadelerden hangisinin hakkaniyet ölçülerini aştığının takdirini de okuyucu yapacaktır.
Beni bu mektuplar bağlamında ilgilendiren nokta, Öztürk’ün görünüşte Eygi’ye saldırırken aslında Eygi’nin temsil ettiğini düşündüğü değerleri hedeflemesi; bir de muhatabına yönelik cehalet temalı salvolarda bulunurken devirdiği çamlar… İşte bu noktada sessiz kalmam mümkün değil.
Problemli hususlar maddeler halinde şöyle zikredilebilir:''

21 Kasım 2008 Cuma

Kutsal Kitaplar mı İlâhi Vahiy mi? / Ebubekir SİFİL


Semerkand dergisi 119. Sayı 'da ''Kutsal kitaplar ilahi vahiy mi ?'' başlığı ile ayın konusunu işlemiş.Rıhle gibi Semerkand dergisi de kendi alanlarında ciddi bir boşluğu doldurmaları açısından takip edilmesi gereken dergilerin başında geliyorlar.İşte Muhterem E.Sifil'in hocanın makalesinin giriş kısmı: ''Kitaplara iman ettik. O’nun kitaplarına... İnsan elinin değmediği, tertemiz, müberra kitaplara. Mukaddes elçilere vahyolunan münezzeh kelama iman ettik. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, hak ile batılı ayırt eden hidayet rehberine, Kur’an’a iman ettik.

Enformasyon çağı denilen gönlü ve zihni kirlenmiş bu çağda arınmak için ırmağımız odur bizim. Doğruyu yanlışı bilmek için kaynağımız o. Ona imanımızı tazeleyelim, onu hak ettiği yere, gönlümüze koyalım. Yeniden.''

20 Kasım 2008 Perşembe

Buna tefsir diyecek miyiz?../ Ali Eren

Ali Eren hoca çok önemli bir makale yazmış.İlk paragrafını buraya aldım. Tamamını buradan okumak gerek.
''Diyanet İşleri Başkanlığı, 2001'de yeni ve daha anlaşılır bir Kur'an meal ve tefsiri hazırlatmaya karar verdi. Hazırlama işi 4 ilahiyat profesörüne havale edildi. Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş.Tefsir, Allah kelâmı olan Kur'an âyetlerinin açıklamasıdır. Tefsirler, Rabbimizin, biz kullarına neleri emredip neleri yasakladığının izahını yapar. Onun için tefsir çok mühim, mühim olduğu kadar da mes'ûliyetlidir. Dolayısıyla böyle hassas bir iş ancak müfessirlerle/tefsirden anlayan kimselere havale edilmeli, böyle bir işi yüklenenler de ancak tefsir yapabilecek ilme sahip olmalıdırlar.'' vakit.com.tr

Çarşaf/tesettür ve CHP'nin niyet okuyuculuğu yada iki yüzlülüğü!

Salih Memecan yine çok anlamlı bir karikatüre imza atmış.CHP zihniyeti bir karikatürle bu kadar iyi özetlenip anlatılabilirdi. Daha düne kadar Anayasa hükmüne itiraz edip, Anayasa mahkemesinde, inançlarından dolayı üniversiteye tesettürlü gitme imkanını sanki kendileri engellemediler. Bugün, Türkiye'de CHP ve medya istese; kavga ve kaos son bulurdu.

18 Kasım 2008 Salı

''M.Atatürk masondu'' iddiası !

Son zamanlarda Can Dündar'ın ''Mustafa'' filmi ile bazı şeyler ''sınırlı''da olsa tartışılmaya devam ediyor; haber5.com'un aktardığı Atatürk'ün mason olduğu iddiasının haberini buradan okumak mümkün.

Ehlisünnete Karşı Açılan Amansız Haçlı Seferi/Mehmet Şevket Eygi

''TÜRKİYE’de bir müddetten beri Ehl-i Sünnet İslâmlığına sanki amansız bir Haçlı seferi açılmıştır. Kur’an’a, Sünnet’e, akla, vicdana, mantığa, sağduyuya uygun olan Sünnîlik baltalanmakta, bin türlü iftira atılıp hezeyanlar savrulmakta, yanıltıcı düşünce ve görüşlerin propagandası yapılmaktadır. Neler denmiyor ki.
* İslâm’ın tek kaynağı Kur’an’mış, başka kaynak olamazmış''Muhterem Eygi'nin bugünkü makalesi mutlaka okunmalı.

17 Kasım 2008 Pazartesi

Allah Azze ve Celle'den razı olmak

"Sen, kendine malik değilsin. Kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme; çünkü hayatı veren O'dur. İdare eden de O'dur. Sen misafirsin, fuzuli olarak karışma, karıştırma! Yaptığı her işinde bir nevi lütuf var." (Bediüzzaman, 32. Söz)

Konuya direkt gireyim.''Bu niye oldu, bu neden olmuyor..!'' Günlük hayatta çoğumuzun, belkide sıklıkla kullandığımız benzer kelimelerden. Oysa ''Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, bitiremezsiniz.'' (Nahl:18)

Hayatını sürekli negatifleştiren Müslüman, hayrın ve şerrin Allah'dan geldiğini, sabrı, bir an bile unutmamak borcunda olan kimsedir.Yoksa ''Kullarım içinde hakkıyla şükreden azdır.'' (Sebe:13) ilahi beyanın muhatapları arasında yer alır. Ama ben konuyla ilgili ayet ve hadis sıralamaksızın ve elbette her zaman onları referans alarak; bunun için sabırlı ve kanaat sahibi olmak gibi reçeteler üzerinde durmak da istemiyorum.Onlar hakkında pekçok eser var.

İnsanın, Allah'ın (cc) kendisinden razı olması için, (Zariyat suresinde geçtiği gibi ) Allah'a kul olmak, ibadet etmek üzere yeryüzüne gönderildiği bilgisi, Müslümanların çoğunluğunun malumu..

Allah'ın kulundan razı olması ve kulun da Allah (cc)'dan razı olması..Sanırım, Allah kulundan razı ise, kulunu da kendisinden razı bir gönül sahibi kılar.

''Bu niye oldu, bu neden olmuyor'' gibi günlük yaşamda sürekli itirazvari bir bakış, yaşamda hoşnut olmama, tevekkülün hakkını verememe durumuna rağmen din yaşanabilir mi; (dindar olunabilir mi) sorusuna vereceğimiz cevap bu noktada çok önemli.

Evet, din, pekala yaşanabilir ve kul Allah Tealayı yine O'nun (cc) lutfu ile kendisinden razı edebilir.Ne varki, hikmeti kollamaktan uzak, derin mü'min olma vasfının vermiş olduğu o müthiş lezzeti tadamadan ömür yapraklarını çevirmiş olur. Bu, (bilmeden, şuurunda olmadan) itirazvari yaşamında, namazını kılsa da, haramlardan kaçan samimi ve gayretli bir müslüman olsa da; ''Allah (cc)'dan razı olma'' makamına eremediği için, pekçok ihsanlardan ve ihsan makamının kırıntısından mahrum ömür sermayesini tüketmiş olur.

Allah dostunun dediği '' incitmemen ve incinmemendir'' sırrına ise zaten hiçbir zaman eremez!

Allah (cc), has kullarından bir kula, yani, Hz.Ebubekir (ra) efendimize ''benden razı mıdır '' diye soruyor. Rivayetlerde (kaynak sormayın hatırımda değil) Hz.Ebubekir Efendimizin Radıyallahu anh, ''enel razı, enel razı'' diyerek dönerek cezbeye geldiği ve Kainatın Övüncü sallahu aleyhi vessellem Efendimizin O'na sarıldığından söz edilir.Bu olay karşısında diller tutulmalı ve insan, bir an pencereyi açıp, uçsuz bucaksız gökyüzüne bakıp derinden bir ALLAH diye tefekküre dalsa yeridir.

İşte ayet: ''Muhacir ve Ensar'dan İslâm'a ilk önce girenlerin başta gelenleri ve iyi amellerle onların ardınca gidenler var ya, işte Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah'dan razı oldular ve onlara, altlarında ırmaklar akan cennetler hazırladı ki, içlerinde ebedi kalacaklar. İşte büyük ve muhteşem kurtuluş budur. '' (Tevbe : 100)

Mutmain olmuş nefs de öyle..

Ey yorgun ve çürümeye mahkum bedenimin içindeki nur ile aynı kafeste barınan nefsim, sen ne zaman razı olacaksın..?

Ne ağlaman, ne dünyevi şikayetlerin biter ! Ne olacak bu gidişin? Ne zaman insan olacaksın da, sıra ''adam'' olmaya gelecek? Üstelik Hazreti İnsan olmak zaten hayal bile değilken!

Gaflet, hep gaflet..Satırlar arasında tefekkür mü? riya mı ? kuru bir teselli mi?

Kum saatinin üzerinde daha ne kadar kum kaldı?Yüzünde zamanın attığı çentikler, saçlarında beyazlar çoğalırken, neden sevaplarınla yakinin de çoğalmaz? Neden rüyalar, hakikat sabahına çıkmaz? Ne vakit uyanacaksın, kabirde uyanmadan?

Dün böyleydi, bugün de böyle..Yarın..çıkacağın belli olmayan sabahlara, doğacak güneşlere, ne vakit ham hayaller kuracaksın?

İbrahimi (as) teslimiyetin zerresi olanlar, Eyub (as) sabrını kalblerinde taşıyanlar, Son elçinin (sonsuz selam olsun) rızasını tadanlar, hep Allah'dan razı olarak yaşayıp, ruh teslim ettiler.

Allah'ın razı olduğu, evet lütf-u keremiyle razı olduğu kullardan olmak başka bir seviye; Allah'ın Zatından (cc) razı eylediği kullar sınıfına dahil olamk bambaşka bir seviye. İkisi arasında kehkeşanlar var..Uçsuz bucaksız mesafeler var.

Bunun başlangıcı, dua ve ''Hasbünallahi ve ni'mel vekil'' basamağını dilden gönle ''hal'' olarak düşürüp, Allah'dan hakiki manada razı olmak olsa gerek.

Bir hadis-i kudsi var ki, anmazsak eksiğimiz çok olur, Allah-ü Teala buyurdu: ''Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belalara sabretmeyen, benden başka Rab arasın! Yer yüzünde kulum olarak bulunmasın!'' (Taberani)









Çeşitli Önemli Meseleler / Mehmet Şevket Eygi

* Dinlerarası Diyalog nedir?
Yüz kere yazdım: Müslümanlara kurulmuş bir tuzaktır, bir aldatmacadır. Üç ibrahimî din vardır, üçünün bağlıları da ehl-i necattır ve ehl-i Cennet’tir demek dolaylı şekilde İslâm’ı inkârdır ve böyle bir düşünüş ve inancın, sahibini küfre götürmesinden korkulur. (Milli Gazete)

15 Kasım 2008 Cumartesi

Bir soru üzerine..

Bir okur aşağıdaki soruyu yöneltmiş:
''Can bey, tefsiri sona birakilim diyorsunuz, fakat ALLAH bize sizi bu kitabtan sorumlu tutacagini söylüyor. Benim ömrüm ne kadar ALLAH biliyor ben tedbirini almam gerekmiyormu?Yani simdi tüm Ilmihalleri okumakla ve diyer tüm Kitablari okuyup ta tefsiri sona birakayim dersem ve tam baslayipta son nefesimi verirsem, ALLAH beni hangi kitabtan sorumlu tutacak? Sana Kurani Kerimi indirdim neden anlamak icin onu sona biraktin durumuna düsmekten korkarim.Asagdaki iki ayetti ben nasil anliim simdi siz bana söyleyin.Dediginiz gibi mezhepsizlerin yaldizli sözleri olabilir ama az biraz mantikla düsünürsek gercek öyle degilmi???Rabbim beni Kutsal kitabiyla sorumlu tutacak ben onu nasil sona birakimki??Simdiden cevabiniz ve zahmetiniz icin tesekkür ederim.’’

Site sakini dostlardan gelen sorulara cevap verebilirsem, bu benim için zahmet değil, büyük bir mutluluk olur şu kısacık ömürde..
Kur’an demek, onu anlamak demek dini anlamak demektir.Anlayanlar da derecelerine göre onu hayatlarında yaşarlar.Kur’anı anlamanın bir metodu vardır. Kur’an ve sünnet –haşa- herkesin anlayacağı kadar basit kaynaklar değildir. Her işin, her mesleğin erbabı olduğu gibi, Kur’an-ı Kerim'in de uzmanı, erbabı alimler vardır. Bu sebeple aynı Kur’an bize mealen : ''Bilmiyorsanız âlimlere (zikir ehline) sorun'' (Nahl 43) emrini vermiştir.(Bu ayetin tefsirine de mutlaka bakınız) Demek ki verdiğiniz surelerin aynı Kur’an içinde açılımları yani tefsirleri de bulunmaktadır. Tek bir ayete yada hadise bakarak bir karara varmak mümkün değildir. Koskoca imam-ı Rabbani gibi bir müceddid :" Bizim gibi cahillerin bir-kaç hadis-i şerif işitmemiz, delil ve sened olamaz.Bir şeyin helal ve haram olması için müctehidin zan etmesi (ictihad yapması) lâzımdır''[1] buyurmuş ve Kur’anı, (dini) müfessir ve müçtehidlerin açıklamaları ile anlamış ve yaşamıştır.Yani Kur’an fıkıh alimlerinin (bu konuda uzman onlar olduğu için) ehl-i sünnete göre içtihadlarından anlaşılır.
Nahl suresinde işaret edilenler bu zümredir. Yani her mesleğin erbabı, üstadı vardır dememin en kısa açılımı budur.
Aksini iddia etmek, bilmeden dini kolay sanmaya ve hafife almak manasına da gelebilir. Kur’an-siz de taktir edersiniz ki- haşa sıradan ve insan ürünü bir Kitap değildir. Onu anlamak ayrıcalıklı bir zeka ve yetenek ister.Her yetenek, ihtisas herkete olamaz.
Sizin çok samimi telaşınızı anlıyorum. Ama en basit örnekle, alfabeyi öğrenmeden, roman nasıl okunmazsa, Kur’ani ilimleri –sırasıyla- öğrenmeden yol alınmaz, aksine yolda kalınır.

En kıymetli ilim bütün İslam alimlerinin ittifakıyla FIKIH ilmidir. Fıkıh ilminde üstad olanlara fakih denir.
Fıkıh öğrenmek her müslümana farzdır.(Ama tefsir okumak yada Kur'an okumak farz-ı kifaye)

Fıkhı öğrenin ve öğretin, cahil olarak ölmeyin! (İmam Maverdi ve İbn-i Abidin )

İbadetlerin en kıymetlisi fıkhı öğrenmek ve öğretmektir. [İbni Abdilberr]

Her şeyin dayandığı direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh ilmidir. (Beyheki)

Âlimlerin en hayırlısı fıkıh âlimleridir. (İmam Maverdi)

Allahü teâlâ, iyilik vermek istediği kimseyi fıkıh âlimi yapar. (Buhari)

Fıkhı bilmeden ibadet eden, gece karanlıkta bina yapıp, gündüz yıkana benzer. (Deylemi)Hikmetsiz kalb, harap ev gibidir. Şu halde öğrenin, öğretin. Fıkıh öğrenin, cahil olarak ölmeyin. Çünkü Hak teâlâ cahillik için mazeret kabul etmez. (İ. Sünni)

Az fıkıh, çok ibadetten iyidir. İhlasla ibadet edene fıkhı öğrenmek nasip olur. (Taberani)

Zaman gerçekten en kıymetli sermayemiz. Bunu en iyi şekilde Allah Teala’nın rızasına uygun değerlendirmek için, ''önceliklerimizi'' çok iyi tespit etmek zorundayız. Mademki fıkıh, ilmihal bilgilerine müracaat etmeksizin İslamı direkt Kur’an (ve sünnetten) öğrenme gücümüz ve yetkimiz yok.Sözgelimi namazların rekatleri ve nasıl kılındığı, haccın nasıl yapılacağı, tüm bunları dinin dört kaynağına bakarak ve Peygambeirmiz sallallahu aleyhi vesellem ve arkadaşlarından naklen zincirle alıp, fıkıh sahasında mezhep çatısı altında bizlere ilmihaller sunmuş alimlere danışmadan yapmak mümkün değilse (Salt Kur'ana bakarak anlamak mümkün değilse) ve aksini iddia etmek; ehl-i sünnet dışına çıkmak anlamına gelir.

Mezhep imamları, (Âlimlerden sorup öğrenin) mealindeki âyet gereğince, Kur'an-ı kerimin manasını, Tabiinden ve Eshab-ı kiramdan öğrenerek, kitaplarına yazmışlardır. Diğer âlimlerimiz de, bunların kitaplarından, tefsirden, hadisten anladıklarını, bizim gibilere açık, kolay öğretmek için, binlerce Fıkıh ve İlmihal kitabı hazırlamışlardır. (Birgivi)

''Sana Kurani Kerimi indirdim neden anlamak icin onu sona biraktin durumuna düsmekten korkarim.'' demişsiniz. Fıkıh öğrenmek, Kur’anı anlamaya giriş kapısının anahtarıdır.Tam da bu nokta, doğru bir başlangıç noktasıdır. Yukarıda da naklettiğim gibi, ilimlerin en üstünü fıkıh ilmidir, sonra tefsir, hadis, kelam, siyer..gelir.İlkokula gitmemiş bir insanı 15 yaşında orta öğrenim kapısından içeri gönderirseniz, ne anlar?
Varsa elinizde bu konuda imamı Gazali hazretlerinin ihyasından ilim bahsini baştan sona kadar okumanızı öneririm.
Verdiğiniz ayetleri vermeden, tefsirine bakmış olsaydınız, belki de bu soruyu sormazdınız.Dediğim gibi kısa zamanda önceliklerimiz ne olmalıdır sorusuna verilecek cevap çok önemli ve şüphesiz bu ümmetin ittifakıyla fıkıh ilmidir.
İkinci meşrutiyete kadar, meal hemen hemen yok gibiydi. Tefsir ve meal hep birlikte kaleme alınır, eserler verilirdi. Cumhuriyetle birlikte ‘’mealcilik’’ modası aldı yürüdü.Günümüzde her önüne gelen meal yazdığını sanıyor.Hem kendilerini hem okuyanları ateşe atıyorlar demiyeyim ama, vebale sokuyorlar.
Takvim yapraklarında da meal yazılmasına da bu sebeple karşıyım.Bu şu demektir: mealini biz verdik, ona manasını da siz yükleyin. Mesela aklıma geldi.’’Onlar iman etmezler, biz onların kalbini mühürlemişizdir’’ mealinde bir ayeti takvim yaprağında okuyan biri ne düşünecektir. Demek ki bazı kullarının kalbini Allah mühürlüyor, kullar da imandan mahrum kalıyorlar!! Böyle anlamak ve manalandırmaksa, düpedüz Allah’a bühtandır.Zira haşa Allah kimseye zulmetmez.

Yazdığınız iki surenin mealine de kısaca değinirsek:
Zuhruf Suresi 44: Gerçek şu: Bu Kuran sana ve toplumuna elbette ki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bu kitaptan sorumlu tutulacaksınız.

Ankebut Suresi. 51: Karşılarında okunup duran bir kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.

Tefsirden Ankebut :51’e kısaca bakalım : daha onlara yetmedi mi? O başka âyet, başka mucize isteyenlere kâfi gelmedi mi, daha mucize olarak bizim senin üzerine demin söylenildiği şekilde, bundan önce okuması yazması olmadığı muhakkak olan senin üzerine şüphesiz kitap indirmemiz karşılarında okunup dururken şüphe yok ki onda mutlak bir rahmet,büyük bir nimet ve bir ilâhî ihtar ve nasihat var iman edecek bir kavim için; inat, taassub, aksilik edecekler için değil, iman edecekler için. Bu âyetin, öncesine ve sonrasına göre "Rabbinden birtakım mucizeler inseydi ya" diyen zalimlere cevap olarak indirildiği anlaşılıyor.
Bununla birlikte sebeb-i nüzul olarak şu da haber verilmiştir: Müslümanlardan bazıları, yahudilerden işittikleri bazı şeyleri yazmış oldukları bir kürek ile gelmişlerdi. Resulullah (s.a.v): "Bir kavmin kendi peygamberinin getirdiğini bırakıp da başkasının başkalarına getirdiğine rağbet etmeleri düşüncesizlik ve sapıklıklarına yeterlidir" buyurdu. Bunun üzerine "Kitabı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi?" âyeti indirildi. Gerçi bu âyet bu olay üzerine inmiş olabilir. Fakat bunun sebeb-i nuzül olması âyetin altına ve üstüne uygun düşmüyor. Çünkü altına ve üstüne göre zamiri müslümanlara değil "Başkaca mucizeler indirilmeli değil miydi?" diye soranlara yöneliktir. Rivayet edilir ki, Abdullah b. Amir b. Rükn, Hz. Aişe (r.anha) ye bir hediye vermişti. Hz. Aişe bu kişiyi "Abdullah b. Amr" zannedip reddetti ve: "O başka kitapları okuyor, Allah Teâlâ ise 'Kendilerine okunmakta olan kitabı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi?' buyuruyordu dedi. Bunun üzerine: "Size hediyeyi veren Abdullah b. Amir'dir." dediler; o zaman kabul etti.(1) Hz. Hafsa (r.anha) da bir kürek üzerinde Yusuf kıssasından bir yazı getirmiş, Hz. Peygamber'e okumuştu. Peygamberimizin mübarek yüzü renkten renge girerek buyurdu ki: "Nefsim kudret elinde olan yüce Allah'a yemin olsun ki, ben aranızda iken, size Yusuf gelse de, beni bırakıp ona uyacak olsanız, sapmış olursunuz. Ben sizin peygamberden payınıza düşenim, siz de benim ümmetlerden payımsınız."
Hz. Ömer b. Hattab (r.a) bir gün bir adama uğramıştı, bir kitap okuyordu; bir saat dinledi, hoşuna gitti. O adama: "Bana bu kitabı yazıver" dedi. O da peki deyip bir deri aldı, onu hazırlayıp içine dışına yazıverdi. Sonra Ömer onu alıp Hz. Peygamber'e getirdi, okumaya başladı, Resul-i Ekrem (s.a.v)'in mübarek yüzünde de bir renk peyda olmaya başladı. Derhal Ensar'dan bir zat o kitaba vurdu da, "Anan kaybetsin seni ey Hattâboğlu! Bu gün sen bu kitabı okuyalıberi Resulullah'ın yüzüne bakmıyor musun?" dedi. O zaman Peygamber (s.a.v) buyurdu ki, "Ben hem ilk ve hem son peygamber olarak gönderildim ve bana hem Allah kelâmının tamamı ve sonuncusu verildi ve bana söz sadeleştirildi ve kısaltıldı da kısaltıldı. Sakının sizi mütehevvikler helake sürüklemesinler." Mütehevvikler, seviyesiz, her işe dalanlar veya hayrette kalmış, şaşırmışlar, demektir.

Zuhruf 44 : Şüphesiz ki bu Kur´an, sana ve ümmetine bir şereftir. Yakında hesaba çekileceksiniz.Ey Muhammed, rabbinin sana indirdiği bu Kur´anın, sana emrettiği hu­suslara sımsıkı sanl. Zira sen, dosdoğru bir yol olan İslam dini üzeresin. Ey Mu­hammed, şüphesiz ki sımsıkı sarılmanı emrettiğimiz bu Kur´an, senin için ve kavmin için bir şereftir. Yakında rabbin sana da onlara da Kur´an hakkında yap­tıklarınızdan soracaktır.Onun emir ve yasaklarına uyup uymadığınızdan hesaba çekecektir.

Tefsir okumak, İslami genel kültür açısından elbette boş zamanlarda yapılması gereken faaliyetlerden olmalıdır.Siyer okumak gibi. Gözden kaçırılmaması gereken nokta, önceliklerimiz olmalıdır.İnşaallah kısa zamanda yazmaya çalıştığım, sizin gibi dostların ikna olmasına ve fıkıh ilminin en birinci önceliklerimizden olma gerçeğini kavramamıza sebep olmuştur.
Anlaşılmayan yada atladığım yer kalırsa, yorum kısmında zaman elverdikçe devam edebiliriz.Değerli soru için de ayrıca ben teşekkür ederim.


[1] İmam-ı Rabbani (ks) hazretleri, Mektubat c.1, 312. Mektub

Türkiye’de İslâm meselesi / Dr.Ebubekir Sifil

''Bu tesbitler gerçeği 12’den vuruyor. Ancak bütün bunların bir yönüyle takviye edilmesi gerekiyor: Türkiye’de Müslümanlık artık laikler eliyle değil, kendisini “Müslüman” olarak tanımlayanlar tarafından dönüştürülmek isteniyor.''

14 Kasım 2008 Cuma

Mürşide teslimiyet


Bir mürşid-i kamile teslim olmadan önce; O'nu tabir caizse test etmek; tanımaya çalışmak, kamil ve ehl-i sünnet ve cemaate göre şeriati yaşayan, sünnete ittiba edip etmediğini gözlemlemek sonra da istahare etmek uygundur ve edep dışı değildir. Kalben şeksiz şüphesiz ''bu kişi Allah'ın dostu kamil bir velidir'' dedikten sonra, emredileneler konusunda hikmetleri kavrayamadan tereddütler yaşamak ve bu vesveselerleri tedavi yoluna gitmemek edep dışıdır ve kişiyi yolda bırakır.Yıllardır tarikatte sanır kişi kendisini ama, maneviyattan nasiplenemez! Kalp teslim olmadıkça nasiplenmesi de mümkün değildir.

Hz.Mevlana ve şarap!
Bir gün, Hz Şems, Hz Mevlâna'ya "bir testi şarap getir" dedi. Hz Mevlâna "hay hay" diyerek, bir an bile tereddüt etmeyerek bir Rum meyhanesine gitti. Bir testi şarap istedi. Şarabı aldı cübbesinin kollarının arasına koydu, tam çarşının ortasında testi düştü kırıldı.
O an Hz Mevlâna'nın yaşadıklarını bizim gibi madde gözü olanların ve tatmayanaların bilmesi, anlaması imkansız.. Düşünün, Hadis hocası ve allame ama şarap testisi taşıyır.Halk buna ne derdi.. Bütün halk koşup geldiğinde yere dökülen şarap gülsuyuna dönüşür. Bütün çarşı, misler gibi gülsuyu kokar.

Hz Mevlâna bir şarap daha almak için şarapçıya gittiğinde şarapçı elini ayağını öperek, kelime-i şahadet getirerek, "Sultanım senden sonra dükkanımdaki bütün şarap küpleri gülsuyu oldu" dedi ve Müslüman oldu. Hz Mevlâna büyük bir coşkuyla Hz Şems'in yanına gider.

Tereddüt etmedi, teslim olmuştu, yakini vardı, emir şeriate aykırı gibi gözüküyordu ama bir hikmeti vardı, çünkü Hz.Şems'in Allah adamı olduğu konusunda ''zerre'' tereddüt yoktu.

Hz.Musa (as)'da Hz.Hızır (as)'a hep şer'an ters görünen şeyler için itiraz etmişti, ama sonradan ledün ilminde olayların perde arkasını, hikmeti öğrenmişti.

Sonuç olarak, önemli olan şu ahir zamanda, gerçek Allah dostunu bulmak için çok dua ve çok dikkatli araştırma ilk iş.Bunun da başı gerçekten samimi ''niyet''. Nefsinin bir terbiyeciye ihtiyacı olmadan insan olamıyacağına kuvvetli kanaat sahibi olmak şart. İş olsun diye kapıya gitmemek. Kişi bilecek ki, mürşidsiz rehbersiz, Allah'a yaklaşılamıyor, bunu idrak edebilsem, nefsime anlatabilsem, gideceğim yeri biliyorum da..Ahh ah!

________________________________________

Bu yazıyı hızlıca sevgili Musa Harun'un ''sahte tarikatler de vardır'' yazısına yazdığı değerli yorum üzerine karalamayı uygun gördüm.İnşaallah faydalı olur.

13 Kasım 2008 Perşembe

Sahte tarikatler de vardır.

Pekçok şeyin alt-üst olduğu, kavramların ve kurumların birbirine karıştığı şu ahir zamanda, sahtelerle, hakikileri ayırt etmek bir mesele oldu. Sapık fikirler, sapık mezhepler, sapık meşrepler, sapık tarikatler asıllarını bazen medyanın zorlaması ve pompalaması ile gölgede bırakır gibi oluyor..!

İslam gibi görünüp, kendi çıkarlarına İslam’ı, tarikatleri, gerçek şeyhlerin mevkilerini alet edenleri; zaten bunların asıllarına da düşman olanlar, alet edip amaçları uğruna kullanıyor. “Ayinlerinden” dakikalarca, günlerce ve manşetlerden çarşaf çarşaf bahsederek milletin gözünden bu sahtekarlarla birlikte, asıllarını da düşürmeyi, soğutmayı ve uzaklaştırmayı hedefliyorlar..!

Cumhuriyet devrimleriyle yasaklanan tarikatlarin, denetimsiz sahtelerinin cirit atmasına sebep verip vermediği bu noktada düşünülmelidir! Fıkıh ve ilmihal bilmeyen, asrın hastalıklı ve bunalımlı insanı, manevi açlığını bir takım derviş kisvesine bürünen şeytanlarda doyurmaya çalışınca; bu çok sürmedi ve ilahi tokat bu sahtelerini birer birer gözler önünde rezil etti !

Tarikat heveslileri, şeriatı bilselerdi, kendileriyle, bir yakını-mahremi olmadan şeyh bozuntusuyla aynı odada yalnız kalmanın hiçbir şekilde mümkün olamıyacağını idrak eder, derhal o mekanı ve şeytanı terkederlerdi ! Kadınlı erkekli şeyh babalarıyla zikir (!) yapmanın, kendisine cinsel taciz yapmak adına tehdit eden şeytana teslim etmeden önce, o pisliği terkeder ve polise taa işin başında ihbar ederdi, zavallı kadınlar !

Tarikatın (T)si ile bile alakası olmayan bu düzenbazları, şeriatın emirlerine uyma zorunluluklarının olmadığını sanmak cehalet ve ahmaklığıdır, işbu neticeyi gözler önüne seren. Zorla para isteyen ve toplayanlar, zorla dini nikah(!) kıyıp, kızların namusuna kıyanlar, zorla kadınları odalara kapatıp, sonra da çarpılırsınız diye tehdit edenlerle, Amerika da ki Maharaşinin “Transandal Meditasyon Cemiyeti” Türkiye şubesi arasında “taktik” farkları dışında “sömürü” açısından hiçbir fark da yoktur aslında..

Yine Amerika’nın-HAŞA- yeni İslam Peygamberi (!) Reşit yada Reşat Halifesinin; dini yenilemek adına çıkışından, Yaşar Nuri tarikatı ile (!) paralelliği anlaşıldığında, CHP Başkanı Deniz Baykal’ın Amerika’da ki Moon tarikatinin ayinine katılışı böylelikle yadırganmadan, meclis başkanvekili Kamer Genç’in tarikat kurmaktan bahsetmesi idrak edilmiş olur !.

“ Sizin için Deccal’den daha çok, Deccal olmayanlardan korkarım” buyuran -sallahü aleyhi vesellem- efendimiz’e “Onlar kimlerdir Ya Resulallah ?” diye sorulduğunda, Resul : “Onlar saptırıcı imamlar (önderler)dir.” (Ahmed b. Hanbel ) cevabıyla aslında o eskimez günden, bu yıpranmış günümüze ışık değil midir ?

Fıkhı zahir olan şeriatin nasıl ehl-i sünnet ve cemaat dışı 72 sapık kolları mevcut ise; fıkhı batın tasavvufun da ehl-i sünnet ve cemaat dışı 11 sapık kollarının bulunduğunu Marifetname adlı eserden öğreniyoruz.

“Tasavvuf bir ilimdir ki, Cenab-ı Hakkan sıfatlarından ve O’na nasıl ereşilebileceğinden bahseder. Kulu bu ilmi öğrenmeye sevkeden Allah sevgisidir. Kalbinden Allah -celle celalühü- gayrisini temizleyen sofi bu ilmi öğrenir. Çünkü tasavvuf, kişinin Allah’dan başka her şeye karşı olan sevgisini, kalbinden atması ve gönlünü yalnız Cenab-ı Hakk’kın muhabbetine bağlamasıdır. Ehl-i sünnet ve cemaat üzere itikadını düzeltip, Hz.Peygamber -sallahü aleyhi vesellem- efendimizin sözlerine, hareketlerine ve ahlakına uyup izinden gitmektir ki, kötü ahlakını değiştirip en güzel ahlakı benimsemek, daimi ve içten gelen bir duygu ile Allah’ın zikrine devam etmek ve bu yolla O’nun -celle celalühü- huzuruna varmaktır.

''555 hicri yılında mutasavvıflar 12 fırkaya bölünmüştür. Bunların bir tanesi şeriata, ehl-i sünnet ve cemaate uymuş, hidayet yolunu bulmuş ve dileğine ermiştir. 11 fırka ise bid’at yoluna sapmış, sapıklık çukuruna düşmüştür. Bu fırkalar : Evliyaiyye, Hübbiyye, Şemrahiyye, Ebahiyye, Haliyye, Hululiyye , Hururiyye, Vakıfiyye, Mütecahiliyye, Mütekasiliyye, İlhamiyyedir. Bunların hepsinin fikri bozuk, fesat ve fitne doludur. Bunlardan uzat olan Allah’ a yakındır.''

Bu fırkaların ortak ve belirgin özelliklerini özet olarak aynı eserden aktaralım: ‘’Bunlara göre salik veli mertebesine ulaştığı zaman, şeriatın ekirlerini yapmak mecburiyeti yoktur ve Peygamberlerden üstün olur. Hatta haram olan şeyler bile o kula helal olur. Herkesin malı, karısı helaldir alırız derler. Bir fırka çalgı çalıp oynar ve bu esnada şeyhimizden bize hal gelir derler. Güzellik Allah -celle celalühü- sıfatlarından olduğu için, güzel kadın ve oğlana bakarız derler. Canımız, bedenler Allah’ındır der ve birbirlerine sarılıp öpüşür, halka olup tepinirler. Bir kısmı da kendimizden geçtiğimizde huriler bize gelir, onlarla yatar ve sonra da gusül alırız derler. Bir kısmı da biz riyadan korktuğumuz için, sapıklar gibi kıyafetlere (şekillere) bürünür öylece halkın içine karışırız derler. Bir kısmı da bu dünyaya gelmekten maksat vücudu beslemektir der, kapı kapı dilenirler. Son olarak bir kısmı da, şairlerin, ediplerin kitapları Kur’an gibi gerçek yolu gösterir. Hepsi de hakikattir, çünkü bunlar ilahi ilhamlardır. Onları okumak yeterlidir derler.’’[1]

Bediüzzaman Said Nursi rahmetullahi aleyh’de ehl-i tarikatın düşebileceği vartalar, tehlikeler başlığında özetle şu noktalara dikkatlare çekmiştir :
1- Sünnet-i Seniyyeye tamam uymayan bir kısım ehl-i sülük, velayeti, nübüvvetten üstün görürler.(Bu husus İmam-ı Rabbani -kuddise sirruh- hazretlerinin Mektubatında da çeşitli vesilelerle açıklanmıştır)
2- Evliyayı, sahabeden üstün görmek.
3- İfrat ile tarikat taassubu taşıyanların bir kısmı adab ve evradı, sünnet-i seniyyeye tercih etmekle sünnete muhalefet edip, sünneti terkeder, fakat virdini bırakmaz.
4- Bazı müfritler de, ilhamı vahiy gibi sanır. (Oysa İmamı Rabbani hazretlerimiz -kuddise sirruh- ilham ve keşif de hata olabileceğini, ehl-i sünnet ve cemaat akaidi ile ölçülmesinden sonra keşfin sahibine delil olabileceğini sarahaten mektuplarında uzun uzun izah etmişlerdir)

Günümüzde yaygın olan bir aşırılığı da belirterek noktalıyalım : “Benim şeyhim her şeyi bilir.” Cümlesi şirktir. Senin şeyhin –haşa- Allah mı ? Allah -celle celalühü- dan başka hiçbir şey, varlık herşeyi bilemez. Peygamberimiz -sallahü aleyhi vesellem- yahudi kadının getirdiği koyundaki zehiri bilemedi ve yemeye başladılar. Cebrail (A) hikmeti ilahi onlar bir-kaç lokma yedikten sonra gelip zehiri haber verdi. N.Fazıl -rahmetüllahi aleyh- bu olaya “Çöle İnen Nur” adlı eserinde “Şehid Peygamber” başlığını vermiştir. Gerçekten, sahabisi zehir dolayısıyla şehid olan Peygamber bu olaydan takribi iki sene sonra ahirete geçmiştir. Yine Yakup Peygamber (A) çok uzak olmayan mesafedeki Yusuf’unun kuyuya düştüğünü-Allah bildirmediği için- bilememiş, ama yıllar sonra hırkasını çok uzak mesafelerden kokusunu-Allah bildirdiği için- duymuştur. Bu ve benzeri olayları alt-alta sıralamak mümkündür. Burada anlaşılması gereken şey, Allah dilemedikçe ve sevdiği kuluna bildirmedikçe kul, değil gavs; yukarıda görüldüğü gibi Peygamber dahi olsa bilinmezi bilemez..

Öyleyse, benim şeyhim, Allah Teala’nın bildirdiğini bilebilir, diye itikat etmelidir. Aksi düşünce, Allah korusun insanı küfre götürür.

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNE GÖRE (ÖZETLE) TARİKATIN FAYDALARI :

Hak tarikat: İman inkişaf eder, itikad edilen taklidi bilgilerde aynen yakiyn derecesinde zuhuratlar açığa çıkar. Makine-i insaniyenin merkezi ve zembereği olan kalbi, tarikat vasıta olup, işletmesiyle ve o işletmekle, sair letaifi insaniyeyi harekete getirip, netice-i fıtratlarına sevkederek hakiki insan olmaktır. Alemi- Berzah ve Ahiret seferine, tarikat silsilelerinden bir silsile ile iltihat edip ve o kafile-i nuraniyye ile ebedül-abad yolunda arkadaş olmak ve yalnızlık vahşetinden kurtulmak ve onlarla dünyada ve berzahta manen ünsiyet (yakınlık ) etmek; evham ve şüphelerin hücumlarına karşı, onların icmaını ve ittifakını istinad edip, her bir üstadını (şeyhi) kavi bir sened ve kuvvetli bir bürhan derecesinde görüp onlarla o hatıra gelen dalalet ve şübehatı defetmektir.

İmandaki Marifetullah ve marifetteki Muhabbetullahın zevkini, safi tarikat vasıtasıyla anlamak ve o anlamakla dünyanın vahşet-i mutlakasından ve insanın kainattaki gurbeti mutlakasından kurtulmaktır.İman, şecere-i Tuba-i Cennetin bir çekirdeğini taşıyor. İşte tarikatın terbiyesiyle, o çekirdek neşvünema bulur, inkişaf eder.”[2]
[1] Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. Marifetname, c.2 sh: 35 vd. madde: 7 (1980 basımı )
[2] Bediüzzaman Said Nursi hz.leri, Mektubat, sh: 500-503

Çocuk yuvasındaki asıl skandal

Ankara’daki Saray Rehabilitasyon Merkezi'nde misyonerlerin çalıştığı ortaya çıktı. İşte skandal olayın detayı
İngiliz York Düşesi Sarah Ferguson'un Ankara’daki Saray Rehabilitasyon Merkezi'nde yaptığı gizli çekimler ortalığı karıştırdı. Ama gizli çekimlerle birlikte ilginç bir gerçek ortaya çıktı. Meğer Bakan Çubukçu'nun sorumluluğunda bulunan Saray Rehabilitasyon Merkezi'ndeki 6 personelin maaşını misyoner bir kadın ödüyormuş. Hem de devletin kendisi de kadını 'sakıncalı' görmesine rağmen.

11 Kasım 2008 Salı

Korkuyor

''Onlara göre bu toplumu kendi haline bırakırsan ya şeriatçılar gelir, ya bölücüler. Cumhuriyet kurulalı seksen küsur yıl oldu, hâlâ bu toplum şeriat ve bölünme yanlısıysa, cumhuriyetin kurduğu sistem hiçbir işe yaramıyor demektir. Demek ki, bunca yıl bu devlet, bu halka “şeriattan ve bölünmeden daha iyi bir şey” sunamadı. Bunca zaman yapamadığını bundan sonra yapabilecek mi? Niye yapsın? Anlaşılıyor ki daha binlerce yıl bu devlet bu toplumu ezecek, ona “şeriattan ve bölünmeden” daha iyi bir hayat tarzı sunamayacak ve bunun konuşulmasını yasaklayacak. Bunu da hep birlikte “doğal” karşılayacağız. Beni dehşete düşüren de bu doğallık zaten.''
Ahmet Altan - Taraf

İşte Adamımız !

İbrahim Karagül, bugünkü yazısında Obama konusunda benim de katıldığım ve başından beri dağınık düşünceler halindeki hal-ü pür melalimi çok güzel özetlemiş. Benim bildiğim, ABD Başkanı John F. Kennedy siyonist emellerine boyun eğmediği için öldürülmüştü. Bir daha da, İsrail ve ABD'deki işbirlikcileri, yönetemeyecekleri başkanı Beyaz Saray'a çıkarmadılar. Bu bakımdan çok yakında-yanılmayı çok isterdim- Obama'da umut olmaktan çıkıp; bizim Van'lıları süküt-u hayale uğratacaktır.Rahm Emanuel ismi bana tarihteki meşhur Emanuel Karasu'yu hatırlattı.Sistem ve strateji değişmiyor.Değişmesi gerekenler biz Müslümanlarız.(*) İşte Karagül'ün önemsediğim yazısının son kısmı :

''Rahm Emanuel, aynı misyonu üslendi. ABD'deki Musevilerin yüzde 80'e yakını bu yüzden Obama'ya oy verdi. Onun döneminde ABD'nin, Ortadoğu politikasında hiçbir değişiklik olmayacak. Belki savaş daha da yayılacak. Daha kampanya döneminde yeni ABD Başkanı'na “Pakistan'ı vuracağım” dedirten ne olabilir? Elbette bu ülkenin nükleer gücü. Peki bu kimi rahatsız ediyor? Elbette İsrail'i.
Obama tarihsel bir figür. Başkan Yardımcısı başka biri. Ama bu dönem adından en çok söz ettirecek olan Rahm Emanuel. “Değişim” bu mu?
Barack Obama'nın aslında pek bir yerde yer almayan bir sözünü hatırlıyorum. “Aile geçmişimiz Müslümanlıktan önce Yahudi olabilir.”
Yahudilik veya İsrail değil konumuz. Bu ideolojik kadroların ABD üzerinden dünyaya nasıl bedel ödettikleridir. Bu yüzden bizim için önemlidir. Bu yüzden “Obama kurbanları” kesenler hayal kırıklığına uğrayabilir.
Obama kadar Bu “altın adam”ı da izlemenizi öneriyorum!'' İbrahim Karagül

__________________________________________

(*) Biz Müslümanların değişmesi gerek derken yahudi Karasu ailesinin dünyaca ünlü DANONE ürünlerinin söz gelimi Hayat sularını içerek, kimleri suladığımızı, Activia'dan, çocuk ürünlerine kadar nasıl sömürüldüğümüzü de dip not olarak belirtmek istedim.

10 Kasım 2008 Pazartesi

Ehl-i Kitab’ın akıbeti ve bir tartışma

Ebubekir Sifil hocamız, bugünkü yazısında; o her zamanki yumuşak uslubuyla H.Karaman'a aslında sen yalan söylüyorsun, bir yerde dediğin bir yerdekini tutmuyor, kafana göre ahkam kesiyorsun demiş oluyor.Yazının tamamını ve konuyla ilgili çıkacak olan Rıhle dergisinin 3. sayısını okumak gerek.

''Kendisine Efendimiz (s.a.v)’in tebliği yeterli ve gerekli biçimde ulaşmış olan Ehl-i Kitap konusuna gelince, iş burada karışıyor. Hoca, mezkûr kitapta Allah Teala’ya şirksiz ve ahirete şeksiz iman edip bir de iyi/düzgün bir hayat yaşayan Ehl-i Kitab’ın kurtuluşa ereceğini, bunların Müslüman olmalarının gerekmediğini söylüyor.'' Dr.Ebubekir Sifil/ Milli Gazete

8 Kasım 2008 Cumartesi

Fethullah Gülen'in son fetvası üzerine..

"Kocası tarafından dayak yiyen kadın, çocuğu yoksa boşansın... Evinde sigara içiyor, eşi ve çocuğu sigara içmiyorsa, o eş ve çocuk babayı mahkemeye versin... Eşinden dayak yiyen kadın, karateye, judoya gitsin. Eşi bir tokat vuruyorsa o da karşılık versin iki tokat atsın..."

Fethullah Gülen'e ait bu sözler çok tartışıldı. Ahmet Kurucan'da üstadı gibi ''ilginç'' yorumlarla kafaları karıştırdı.Nede olsa artık tarihselcilik moda!

Allah'a çok şükür ki, bir Ebubekir Sifil hocamız var. Allah kendisinin ilmine ömrüne bereketler versin diye dualar ettiğimiz.

Mutlaka kıymetli hocamızın konu ile ilgili seri yazıları Milli Gazeteden yada kendi sitesinden çok dikkatli okunmalı ki, birileri tarafından Müslümanların nasıl aldatıldığı, kafalarının karıştırıldığı anlaşılabilsin.

Söz gelimi Ebubekir Hocamızın (Allah kendisinden razı olsun) ''Koca Dayağı 2'' başlığında vermiş oldukları şu bilgi karşısında Fethullah Gülen'in kadınlara karate öğrenip kocalarınızı dövün diyebilmesine, şahsen geçmiş ''zırvalarını'' bilen biri olarak şaşırmadım. İşte Ebubekir Sifil hocamın çok düşünülmesi gereken cümlelerinden bir pasaj :

''Nüşuzundan (kocasına karşı serkeşlik etmesinden ve isyankâr davranmasından) endişe edilen kadının dövülmesiyle ilgili hükmü getiren ayetin nüzul sebebi de burada önemlidir. Rivayet tefsirlerinde nakledildiğine göre1 Sahabe’den bir hanım (Habîbe bt. Zeyd b. Hârice (-r.anha-), babasıyla birlikte Efendimiz (s.a.v)’e gelerek kocasının (Sa’d b. er-Rebî’ -r.a-) kendisine tokat attığını söylemiş, Efendimiz (s.a.v) de kısasa (onun da eşine bir tokat atmasına) hükmetmiştir. O sahabiye hanım dönüp giderken Efendimiz (s.a.v) arkasından tekrar çağırmış ve, “Biz bir şey murad ettik, Allah başka bir şey murad etti (Biz bir hüküm verdik, Allah başka bir hüküm verdi)” buyurmuştur.
Bu durumda önümüze enteresan bir manzara çıkıyor: Efendimiz (s.a.v) bile ilgili ayetin hükmüne teslim olarak kendi hükmünden rücu ediyor –ki normal ve zaruri olan da budur–, Hocaefendi ise, –şüphesiz bunlardan haberdar olarak– “biz de bir hüküm verdik” demiş oluyor.''

2 Kasım 2008 Pazar

Kutsal Emanetler'de Hz.Fatma annemizin gömleğinin ne işi var?

Topkapı Sarayı'nda, 27 Ağustos-24 Kasım arasında farklı bir sergiye yer veriliyor. “Osmanlı Devleti’nde Ehl-i Beyt Sevgisi” adını taşıyan sergide Mukaddes Emanetler Dairesi’nde kat kat bohçalar içinde korunan Hazreti Peygamber’in ailesine ait hatıralar ilk kez ziyarete açılmış durumda.Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethiyle Osmanlı Devleti’ne intikal eden ya da daha sonra saraya gelen eserler yer almakta.. Bugüne kadar Topkapı Sarayı’nın Kutsal Emanetler Dairesi’nde Efendimizin aziz hatıralarıyla birlikte özenle saklanan Ehl-i Beyt’e ait eşyaları ben de görmeye gittim.
Beni derinden hüzünlendiren şey; Hz.Fatma annemize (r.a) ait olan, iç gömleğinin de sergilenmesiydi! Eminim o ev içinde annemizin giydiği gömleği, annemiz yaşarken, çok değerli eşi Hz.Ali (ra) efendimiz ve çok sevgili babaları, Kainatın övüncü, Peygamberimiz Efendimiz Sallahu Aleyhi Vesselem'den başkası görmemişti.

Bugüne kadar bohçalar içinde saklanan ve şairin ''utanırdı burnunu göstermekten süt ninenem'' dediği bir mazinin özel insanının, namahreme kapalı ev içi kıyafeti olan gömleklerinin sergilendiğini görünce kahroldum. Bu yazıyı okuyan herkesi başta Kültür Bakanlığı olmak üzere, devlet ricaline, o gömleğin derhal kaldırılması ve bir daha da sergiye konulmaması konusunda uyarmaya davet ediyorum.

Bu arada bilet gişelerinde turistlerin şikayetlerini anlamayan ve ''bu ne diyor yahu'' diye bön bön bakınan görevliler yerine; böyle önemli bir saraya tahsilli, yabancı dil bilen ve işinin bilincinde, nerede olduğunun idrakinde eleman temin edemeyen bir anlayışa da binler teessüf.

Bir notta, kutsal emanetlerde Sevgili Peygamberimizin sallahu aleyhi vesellem mübarek sakalı şeriflerinin, mübarek nur dişlerine ait mahfaza ve mühürlerinin olduğu koskoca camekan da ayrı ayrı camekanlarda sergilenmeliydi. Hem izdihamın önüne geçilmiş olurdu, hem de değerleri daha iyi ifade bulurdu.