8 Şubat 2012 Çarşamba

İki uç arasında



Gün geçmiyor ki Şiilik ya da Vehhabilik propagandasıyla kafası karıştırılmış gençlerle muhatap olmayalım. Bu toprakların dinî hassasiyet sahibi gençlerinin kaderi oldu sanki bir uçtan öbürüne savrulmak…
Bu toprakların ilmî geçmişi ve müktesebatı hangi noktalarda bu gençleri tatmin etmekten aciz kalıyor ki, ifrat ile tefrit arasındaki bu savrulma gün geçtikçe ivme kazanıyor? Bu gençler bu ümmetin ana gövdesini oluşturan Ehl-i Sünnet'in hangi delilini ciddi olarak tartışıp çürüttükleri için o ya da bu marjinal çizgiye savruluyor?
Biri "Selef" adına, diğeri "Ümmet'in birliği" söylemini maske edinerek ayağımızın altındaki zemini kaydırıyor. Yanlış yaptıklarını söyleyenleri biri Kur'an ve Sünnet'e muhalefetle, diğeri Ümmet'i bölüp parçalamakla, "mezhepçilik" yapmakla suçluyor.
Nerede hata yapıyoruz?
Kestirmeden söyleyeyim: Yüzyıllar boyunca bu ümmeti her türlü savrulmadan muhafaza ederek istikamet üzere tutan Ehl-i Sünnet çizgi bize "ağır" geliyor. Bu terazi bu sıkleti çekmiyor. Ehl-i Sünnet itikadının bugünün problemleriyle ilgili olarak ne söylediği konusunda bu ülkede neşredilmiş kaç ilmî eser sayabilirsiniz? Ehl -i Sünnet geçmişte bütün bid'at fırkaların söylemlerini tarihe gömmüşken bugün dikkat çeken bu "acziyet" görüntüsü, Ehl-i Sünnet'in mi, yoksa bu çizginin temsilcisi durumundaki kişi, kesim ve cemaatlerin mi?
Aslında yazının başlığını "Üç uç arasında" koyup, bir de "türedi/modern" söylemin rüzgârına eteğini kaptırmış gençlerden söz etmeliydim. Zira modern söylemin tahribatı olmadan bu iki uç akımın bu kadar gelişip kök salmasını açıklamak mümkün değil. Vehhabi söylem de Şii söylem de modern söylemin bir ucu siyasete diğeri akideye çıkan tahripkâr etkisini gençlerin gözüne sokarak propaganda yapıyor.
Bütün bu oluşumlar, yükümüzün ne kadar ağır olduğunu, ne büyük bir vebal altında bulunduğumuzu ortaya koyuyor. Fildişi kulelerimizden başımızı çıkarıp dış dünyada neler olup bittiğine bakabilirsek eğer, Ehl-i Sünnet dışındaki her kesimin, devasa bütçelerle propaganda faaliyeti yaptığını ve "dip dalgalar" halinde ilerlediğini göreceğiz. Bir süre sonra bu topraklarda "bize ait" olmayan bir mücadelenin aleniyet kazanarak meydanı ele geçirdiğini görürseniz şaşmayın.
"Toplumlar nasıl dönüşür?" sorusunun cevabını okullarda, ev sohbetlerinde, İslamî kitabevlerinde gençlerin gündemini nelerin oluşturduğuna bakarak vermek mümkün. Onların her biri kendi bulunduğu konumda Ehl-i Sünnet'i, yani bu topraklara kimliğini veren en aslî unsuru mahkûm ederek kendisine alan açıyor. Çok görünür değil, çok dikkat çekmiyor; ama hızla yayılıyor bu akımlar.
Ya bizi biz yapan temel değerleri bu topluma hakim kılmanın, yani bu toplumun kimliğini muhafaza etmenin çaresi neyse ona bakacağız, ya da bir süre sonra 70'lerde bir örneğini gördüğümüz türden aile içi çatışmalara kadar varak bir kırılma süreciyle yüzyüze geleceğiz.
Bunun en temel yolu, nesilleri kendi kimlik kodları konusunda bilgi ve bilinç sahibi yapmaktır. Yani "İslamî ilimler" meselesi. Mevcut yapının bu probleme çözüm üretmek yerine, tam tersine problemi besleyen, büyüten ve tahkim eden bir hususiyete sahip olduğu açık. Dolayısıyla İslamî ilimlerin öğretimi konusunda ciddi alternatiflere yönelmek durumundayız.
Bu akımlar bizi biz yapan en temel kimlik kodlarını tahrip eden ve gençlerimizi kendi kimlik kodlarına yabancılaştıran "yapı-bozumcu" bir işlev görüyor. Bu durumun böyle devam edemeyeceği ne kadar açıksa, bu durumu dengelemenin ve işi aslına irca etmenin, sözünü ettiğim "alternatif" eğitim tarzını uygulamaya koymaktan başka bir yolu da mevcut değil.  Dr.Ebubekir Sifil / Milli Gazete - 5 Ocak 2012

Allah'a hamd, kula teşekkür / Ebubekir Sifil



Ramazan ayı içindeki yazıları Ramazan'a inhisar ettirmek amacıyla başka yazı yazmadım. Dolayısıyla yazmak istediğim birçok husus Ramazan ayı dışına ertelenmiş oldu. Artık sırayı onlara verme zamanı.

Ancak bu yazıyı parantez içi bir açıklama olarak görmenizi istiyorum. Zira benim için önemli bir meseleyi sizlere taşıyacak.

Bundan epeyce bir zaman önce bu köşede okuduğunuz kimi yazılarda yer alan bilgi ve atıf hataları gibi hususlarla ilgili bir yazı yazmış ve sizden o yazıyı olabildiğince yaymanızı talip etmiştim. Amacım değindiğim yazılardaki arızaların olabildiğince fazla sayıda insana ulaşması ve olabildiğince fazla sayıdaki insanın o hatalı noktaların farkında varmasını bağlamaktı ki yanlışlar kalıcı olmasın.

Yine o yazıda, yazılarımdaki hataları tarafıma ileten kardeşlerimin duacısı olacağımı söylemiş ve kendilerine dua etmiştim.

Ramazanda kaleme aldığım bir yazıdaki hataların farkına varıp bir mail göndererek beni uyaran Dursun Ali Yılmaz kardeşime de huzurunuzda teşekkür ediyorum. Allah kendisinden razı olsun ki beni o hatalarımı düzeltme imkânına kavuşturdu.

İki noktada nata ihtiva eden "Oruç Keffareti" başlıklı 22 Ağustos tarihli yazıda şöyle demiştim:

"... Aynı şekilde bir fakire 60 gün süreyle sabahlı-akşamlı karnını doyurabileceği miktarı her gün ayrı ayrı vermek de, 60 günlük yiyecek miktarını bir kerede vermek de mümkündür..."

Bu doğru değil. Doğrusu, fakir doyurma işinin ya bir fakiri 60 gün süreyle veya 60 fakiri bir gün doyurmak şeklinde olmalıydı.

İkinci hatalı ifadem:

"... Araya Ramazan orucunun veya bayramın girmesi de bu hükmün istisnasıdır. Yani başlamış bir keffaret orucu bir miktar tutulduktan sonra araya Kurban bayramı veya Ramazan girse mecburen ara verileceği için keffaret orucuna baştan başlamak gerekmez...."

Doğrusu, evvelden başlanmış ve araya Ramazan veya bayram girdiği için kesintiye uğramış kefaret orucunun baştan tutulması gerektiğidir. Zira kefaret orucunu Ramazan veya bayram dolayısıyla ara vermek durumunda kalmadan başka zamanlarda tutmak mümkündür. Ramazanın veya bayramın araya girmiş olması kaçınılmaz bir durum (özür) değildir.

Bu vesileyle Düzce'den aziz kardeşim Ali hocaya da Sana Din'den Sorarlar'daki bir muğlaklığın giderilmesine vesile olduğu için huzurunuzda teşekkür edeyim. "Akaid/Kelam Meseleleri" bölümünde yer alan "Müslümanı Küfre Düşüren Şeyler, Büyük ve Küçük Günahlar" başlığı altında başlıklı sorunun cevabında yer alan -"çıplak"lıkla ilgili- ifadelerim gerçekten de yanlış anlaşılmaya müsait idi; düzelttim.

İslam Ve Modern Çağ'ın I. cildinde "Müteferrik Yazılar" bölümünde yar alan "İslamî Tahrifat" başlıklı 3. yazıda Allame el-Âlûsî'nin Rûhu'l-Ma'ânî isimli meşhur eserine, oğlu Nu'mân el-Âlûsî tarafından sokuşturmalar yapıldığı konusunu işlerken, Rûhu'l-Ma'ânî'nin bizzat müellifin kendi hattıyla yazıp Sultan Abdülhamîd Han'a hediye edilmiş nüshasıyla karşılaştırma yapıldığı takdirde yeterli fikir edinilebileceğini yazmıştım. (Bizi bu durumdan haberdar eden, İmam el-Kevserî (rh.a)'dir.)

Bu ifade de hatalıdır. Doğrusu, Allame el-Âlûsî'nin tefsirini hediye ettiği padişahın Sultan Abdülmecîd Han olduğudur. İmam el-Kevserî'den okuduğum bu bilgi hafızamda hatalı olarak kaldığı için mezkûr kitaba da hatalı olarak geçmiş. (Bu hatamın ortaya konulduğu sitenin adresi: http://www.delikanforum.net/konu/93171-e-sifil-ve-ruhul-maani-hakkindaki-bir-bilgi.html)

Bu hataların düzeltilmesine vesile olan herkesten Allah razı olsun. Allah için hakkı söylemekten geri durmayan aziz insanlar, bizim gibi hayatı yazı üzerine kurgulanmışlar için ilahî birer lütuftur. Onlar olmasa yazıp kalıcılaştırdığımız hataların doğrusunu kim gösterir ve bizim bu vebalden -kısmen de olsa- kurtulmamıza kim vesile olur?

Not: Bu yazıyı okuyanları eğer imkânları varsa özellikle internet üzerinden mümkün olduğunca fazla sayıda insana ulaştırmaları hususi ricam ve istirhamımdır. Bu konuda katkısını esirgemeyenlerden de Allah razı olsun.

12 Ağustos 2011 Cuma

Cennette DVD izleme keyfi..!

Bazıları cennette sıkılmaz mıyız diyorlar ! Dünyada sıkılıp da ölmek isteyene pek rastlamadım ki, burası dünya zaten..Adı üzerinde ‘’en aşağı’’ demek..Yaratıcı tarafından sivri sineğin kanadı kadar bile değer verilmemiş bir imtihan/sınav alanı/arenası sadece..

Cennete gidince sıkılmak diye bir şey asla söz konusu değil. Sadece pişmanlık var, dünyada boşa geçen zamanları niçin daha iyi değerlendirip, cennette daha iyi lezzetleri/makamları elde edemeyişimize..Cennetten Allah azzenin Cemalini görmek, Kur’an okunuşundaki lezzetler ilk sıra..Sonra Peygamberleri velileri görme saadeti..Bu bahs-i diğer..

İnşallah cennete gittiğim zaman; bilmem kaç boyutlu televizyonumun karşısına geçip; bazen kainatın ilk yaratılışını, cinler dünyasını, şeytanlar dünyasını, ilk insanın (as) serüvenini, bazen anne karnından başlayarak tüm yaşantımı, bazen Peygamberimizin ve peygamberlerin ( en güzel selamlar onların üzerine olsun) baştan sonra dünya hayatlarını, bazen bir Allah dostunun yaşamını A’dan Z’ye..seyredeceğim..
Dünya tarihini, dünya savaşlarını, dönen dolapları, insanlığın gelişimini..Kıyametin kopuşunu tüm detaylarıyla..
İzlenecek ne çok DVD olacak..Hiçbir şey yapmasa insan cennette, filmleri bitiremez..
Cennet katları arasındaki misafirlikleri saymıyoruz..Her istediğinin anında oluş zevkini.Neden saymıyoruz, çünkü çok insanın bilmediği cennette rahat döşekler içinde meyveleri yerken DVD keyfiydi konumuz..Nasıl güzel değil mi..?