Makaleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makaleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2012 Cuma

Bazı kardeşlerimiz aklını başına alana kadar yazacağım


Tarih boyunca olduğu gibi bugün de Şia, İslam Ümmeti'nin "azınlık" bir kesimini teşkil ediyor. Dinden çıktığı sadece Ehl-i Sünnet tarafından değil, diğer Şiiler tarafından da itiraf edilen Batınî fırkaları da hesaptan düşersek Şia'nın gerçek ağırlığının, bugünün dünyasında sahip olduğu özgül ağırlıktan çok daha az olduğu görülecektir.

Öte yandan özellikle gençler arasında etkisini gittikçe artırdığı gözlenen Vehhabi propagandası da denklemin diğer kısmını oluşturuyor. Bu fırkanın da -Kerrâmiyye gibi fırkaların devamı olduğunu dikkate alarak söylersek- özgül ağırlığıyla gerçek ağırlığı arasında dağlar kadar fark var.

Dikkat edilirse bu iki fırka (Şia ve Vehhabiyye) garip bir biçimde birbirinden beslenen, birbirine hayat veren iki oluşum olarak varlıklarını sürdürüyor. Şia, Amerikan ve Batı emperyalizmi söylemi ile Müslüman gençleri en azından duygusal olarak kendi safına çekerken, Vehhabiler, Şia'nın Ehl-i Sünnet karşıtı karakterini ön plana çıkararak kendi saflarını tahkim etmeye çalışıyor. Dolayısıyla ister onlar başarılı olsun ister bunlar, bu oyunun "kazanan" tarafını yine kendileri oluşturuyor.

Peki bu oyunun "kaybeden" tarafı var mı?

Ne yazık ki var: Ehl-i Sünnet. Yani bu ümmetin ana gövdesi, temel dinamiği, aslı, kökü...

Sanki Ehl-i Sünnet çizgi bu ümmetin temel karakterini oluşturmamış gibi,  sanki bu ümmet, Ehl-i Sünnet'in 1400 yıl boyunca sahabe ve selef ekseninde kurduğu dünyayı hiç tanımamış gibi...

Ne garip bir tecellidir bu! Bu topraklarda yaşayan insanlar, bizler, Osmanlı gibi bir mirasa emanetçi kılınmamışız gibi davranıyoruz. Osmanlı'nın bu ümmete bıraktığı ilim, itikad, medeniyet... mirası, yeni nesiller tarafından hakkı verilmiş bir miras mıdır? Bu mirasın neresine ne kadar vakıf olduk da onun "işe yaramaz" olduğunu ilan edercesine farklı mecralara sapıyoruz?

Hadise, bu ümmetin köklerinden kopartılması, aidiyetlerine yabancılaştırılması meselesidir. Defalarca yazdım, bir kere daha yazayım: Her iki fırkanın da arkasında devlet desteği var. Her iki fırka da kendi propagandalarını yapan ekipleri yetiştiren, bu iş için kurulmuş özel müesseselere sahip. Devasa bütçelerle ve son derece bilinçli, planlı, programlı hareket ediyorlar. Basılı, sesli, görüntülü medyasıyla, internetiyle ve diğer vasıtalarıyla dört koldan çalışıyorlar.

Sadece Ehl-i Sünnet bu anlamda derin bir mahrumiyet yaşıyor. Osmanlı'nın ilmî/itikadî çizgisine ve mirasına sahip çıkan, onu ihya ve idame ettirmek gibi özel bir amaçla icra-yı faaliyet eden bir müessese biliyor musunuz?

Bu topraklarda yaşayan insanların, bizlerin, bu mirasa karşı hiç mi borcumuz yok? Amede mahkûm ettiğimiz ya da edilmesine göz yumduğumuz bu miras bize bir emanettir. Bu ümmetin gerçek varlık zemini bu mirasta gizlidir ve bizdeki bu aymazlık devam edecek olursa, bir süre sonra İslam Dünyası baştanbaşa bizim varlığımıza kast eden "Müslüman"ların işgali altına girecek. Bu ümmet, Ehl-i Sünnet Kelamı deyince, Osmanlı deyince yüzünü buruşturan gençlerin sayısındaki hızlı artışı fark edip üzerine düşeni yapmaya başlayana kadar bu meseleyi yazmaya devam edeceğim...


Dr. Ebubekir Sifil


2 Eylül 2012 Pazar

İran'ın varlık zemini / Dr.Ebubekir Sifil


Her yeni gün İran, Sünni coğrafyadaki ve bu cümleden olarak ülkemizdeki kredisini biraz daha tüketiyor. Bilhassa Suriye meselesinden sonra "İslam Cumhuriyeti" imajının içinin hızla boşaldığını görüyoruz.

Suriye, İran'ın samimiyetinin test edildiği bir turnusol kâğıdı oldu; hatta sadece "samimiyetinin" değil, "makuliyetinin" ve "makbuliyetinin" de...

Bir yandan Sünni-Şii kardeşliğinden dem vururken diğer yandan kitabî Şiilik içinde bile "gulat"tan sayılan bir fırkaya inat ve ısrarla destek;

Bir taraftan anti-emperyalist bir çizginin bayraktarlığını dillendirirken diğer taraftan Rusya ve Çin gibi iki emperyalist devletle iş tutmak; hatta Irak ve Afganistan'ın işgalinde bizzat Amerika ve Batı'yla fiilî işbirliklerine gitmek...

Bütün bunların izah edilebilir yanı olmadığını gün geçtikçe daha fazla sayıda insan görüyor ve anlıyor.

Peki İran bütün bunları niye yapıyor?

Devrim'den sonra kendisine kalbî ve fiilî destek sağlayan Ümmet'in nefretini üstüne çekme pahasına bu çıkmaz yolda niçin ısrar ediyor?

Bu sorunun benim bulabildiğim ir tek cevabı var: İran, tarihsel Şii refleksiyle hareket ettiği için...

Şöyle bir geriye dönüp tarihe baktığımızda önümüze çıkan iki fotoğraf bugün yaşadıklarımızı yeterince ikna edici biçimde açıklıyor: Fatımî tecrübesi ve Safevî tecrübesi.

Her iki tecrübe de açık bir şekilde gösteriyor ki tarihte Şii refleks sürekli biçimde Ümmet'e yönelik yıkıcı, bölücü, tahrip edici bir karakter taşıyor. Fatımîler İsmailî batınîliği niçin destekledi? Karmatîlikle Ehl-i Beyt'in ne alakası vardı?

Keza Safevîlik! Niçin Safevî daileri sürekli biçimde bünyeyi içeriden kemirmenin ve zayıf düşürmenin peşinde oldular?

Makul ve mantıklı düşündüğümüzde İran'ın, Ümmet'e Şiilik ihracı yerine Ümmet'in diğer kesimleriyle ortak noktaların çoğaltılmasına çalışması gerektiği sonucuna varıyoruz. Özellikle de uluslar arası arenada tek başına bir İran'dansa, Ümmet'in fiilî ve kalbî desteğini arkasına almış bir İran'ın daha muvaffakiyet şansının daha fazla olduğu gerçeği ortadayken...

Ama -yukarıda da söylediğim gibi- İran için tarihsel Şii refleksleriyle hareket etmek, yegâne varlık alanını tahkim etmek anlamına geliyor. Şii karakteri muhafaza ederek hareket alanını genişletmek Ümmet adına değil, ama Şiilik adına hareket eden İran için daha anlamlı geliyor.

Bütün bunları anlamak mümkün de, bunca çıplak gerçeğe rağmen İran meftuniyetinden kurtulamayan Sünnîlerin durumunu izah etmek mümkün değil. Ayetullah Fadlullah'tan, Ahmed el-Kâtib'den ve diğer Şiilerden daha fazla Şiilik meftunu Sünniler'den bahsediyorum...
28.08.12/ Milli Gazete

2 Nisan 2012 Pazartesi

Sünnet-i seniyye üzerine Dr.Ebubekir Sifil Hocamızdan ders niteliğinde saklanacak nefis bir makale.


Darb Ve Recm-4  / Dr.Ebubekir Sifil

Okuyucu sorusunun recmle ilgili kısmına gelince;

Genellikle recm bağlamında ileri sürülen bir argüman soru metninde de yer almış: "Kur'an'da Yüce Allah zinadan bu kadar söz ederken recmden niye söz etmiyor? Sonuçta 100 sopa cezası da varken bu durumda Kur'an'da olmayan birşey sünnette nasıl var olabiliyor? Allah'ın Kelamı eksik olamayacağına göre bunun mantığı nedir? "

İlk bakışta "mantıklı" gibi duran bu soru, Usul açısından Kur'an-Sünnet ilişkisi bağlamında çok anlamlı değil. Zira neyin Kur'an'da yer alacağına ve neyin Sünnet'e havale edileceğine bizim karar verebileceğimiz gibi bir ön kabul var bu sorunun kurgusunda.

Meseleyi birkaç örnek üzerinden irdeleyelim:

Kur'an, İslamî devlet modelinin nasıl olması gerektiği konusunda herhangi bir talimat içermemektedir. Şura'dan, adaletten.. vb. bahseden ayetler devletin "modeli"yle ilgili değildir. Bu son derece önemli mesele Sünnet tarafından açıklığa kavuşturulmuştur.

Durum böyle olmasına böyledir; ama tam bu noktada meseleyi "kendisi olarak" algılamamızı engelleyen modern refleks, "Kur'an bir yönetim modeli getirmemekle meseleyi Müslümanların içtihadına, çağın gereklerine… vs. havale etmiştir" diyerek dikkatimizi başka noktalara çeler.

Dolayısıyla dikkatimizin çelinmesine izin vermeyelim ve sorulması gereken esas soruyu soralım: Yönetim modeli önemsiz bir mesele midir ki, miras taksimatını en ince detaylarına kadar düzenleyen Kur'an-ı Hakim bu noktayı sükût geçmiştir?

Bir diğer örnek abdest ve namazdır. Kur'an'da abdestin nasıl alınacağı detaylı bir şekilde anlatıldığı halde[1], hatta teyemmüm tarif edildiği halde[2] namaz hakkında herhangi bir detaya yer vermemiştir. Namazla ilgili bütün detaylar Sünnet-i Seniyye tarafından gösterilmiştir. Oysa ne abdest ne de teyemmüm namazla kıyaslanabilir önemdedir!

Kur'an'da geçmeyip de Sünnet'in teşri kıldığı hususlara bir diğer örnek "sefer/yolculuk namazı"dır. Yolculuk halinde 4 rek'atli farzları 2'şer rek'at kılmak önemsiz bir mesele midir?..

Şu halde "bu kadar önemli bir husus Kur'an'da zikredilmeliydi" tarzındaki bakış açısının Usul açısından herhangi bir geçerliliği yoktur!..

Sorunun bir kısmında da zina için Kur'an'da zaten 100 sopa cezası belirlendiği halde, Sünnet tarafından nasıl olup da başka bir cezanın belirlenebildiği sorgulanıyor.

Biliyoruz ki Sünnet Kur'an'ın umumunu tahsis, mutlakını takyid eder. Zina edenlere 100 sopa cezası getiren ayet[3] zina eden herkesi içine alan umumî bir ifade taşımaktadır. Bu umumî ifade Sünnet tarafından kimi noktalarda tahsis edilmiş, ihtiva ettiği umumî hüküm, bir kısım zanilere tahsis edilmiştir.

Sünnet'in Kur'an'ın umumunu tahsis, mutlakını takyid edeceği, recm hükmüne itiraz edenler tarafından da zımnen veya açıkça kabul edilmektedir. Söz gelimi "Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman…"[4] ayetinde "namaz" mutlak olarak zikredilmiş, hangi namaz için yapılan çağrının kastedildiği belirtilmemiştir. Sünnet bu mutlak ifadeyi "Cuma namazı" için yapılan çağrı (ezan) şeklinde kayıt altına almıştır.

Keza 5/el-Mâide, 5. ayetinde zikredilen, "Ehl-i Kitab'ın muhsan kadınları" ifadesinde mü'minlerin kendileriyle evlenmesi helal kılınan kitabî kadınların herhangi bir vasfı belirtilmemiş, yani ifade mutlak bırakılmış, Sünnet, harbî kitabîleri dışarıda bırakarak bu ibahayı zimmî kitabî kadınlarla takyid etmiştir.

"Hırsızlık yapan erkeğin ve hırsızlık yapan kadının… ellerini kesin"[5] ayetinde çalınan malın değeri zikredilmemiş, hüküm umumî olarak bırakılmıştır. Sünnet, çalınan malın değeri 4 dinarın altındaysa el kesme cezasının uygulanmayacağını hükme bağlayarak Kur'an'ın bu umumunu tahsis etmiştir.

Yine aynı şekilde Kur'an'da, evlenilmesi haram olan kadınlar bir bir sayıldıktan sonra, "Bunların dışındaki kadınlar… size helal kılındı" buyurulmuştur. Sünnet, kişinin evli bulunduğu kanının halasını ve teyzesini bu hükümden istisna tutarak ayetteki "bunların dışındaki kadınlar" ifadesinin umumunu tahsis etmiştir.

Dolayısıyla bütün bu konularda Sünnet'in Kur'an'ın umumunu tahsis, mutlakını takyid ettiğini söylerken/kabul ederken, aynı Sünnet'in 24/en-Nûr 2 ayetindeki 100 sopa cezasını bekâr zanilere tahsis etmesine itiraz etmek tutarlı değildir.

Yine zikrettiğim bu hususlar, meselenin "Allah'ın Kitabı'nda eksiklik-fazlalık" bulunması gibi bir bakış açısıyla ele alınamayacak kadar teknik ve hassas olduğunu ortaya koymaya yeterlidir.

Devam edecek.

[1] 5/el-Mâide, 6.

[2] 4/en-Nisâ, 43.

[3] 24/en-Nûr, 2.

[4] 62/el-Cumu'a, 9.

[5] 5/el-Mâide, 38.

Milli Gazete - 31 Mart 2012

13 Mart 2012 Salı

Teknoloji bağımlılığı / Dr.Ebubekir Sifil



 Günümüzü tarihten farklı kılan ne var?

Ahir zamanı diğer zamanlardan farklı kılan neyse, o!

Müslümanlar olarak yaşadığımız her hadiseyi "ahir zaman" bilinci ile değerlendirmek durumundayız. Olup bitenlere külli bir bakış geliştirebilmek için öncelikle o bilinci kuşanmak zorundayız tabii.

Medyaya yansıdığı kadarıyla haberdar oldum; İstanbul'da bir hastanede internet bağımlılığının tedavisi için özel bir bölüm açılmış. Önemli bir toplumsal problemin işaret fişeği bu haber.

Hepimiz şu veya bu biçimde/miktarda teknolojiyle içli-dışlı olmuş durumdayız. Hatta öyle durumlar oluyor ki, işinizi iyi yapabilmek için ilgili teknolojileri iyi kullanmak zorunda kalıyorsunuz.

Bunun öğrenmesi ayrı bir süreç, öğrendiklerini uygulaması ayrı bir süreç, ilgili alanda kat edilen yeni gelişmeleri, "piyasaya sürülen" yeni uygulamaları takip etmek ayrı bir süreç... Bütün bunları yaparken vaktin çoğunun teknoloji esaretinde geçtiğini fark ettiğimizde birçoğumuz için teknoloji kaçınılmaz tahakkümünü ilan etmiş oluyor.

Elbette en iyisi teknolojiye en az bulaşarak hayatı sürdürmek. Böylece "fıtrî olan"a zihnimizde ve kalbimizde daha fazla alan açma iradesini elimizde bulundurmuş olacağız. Ama gelin görün ki teknoloji tarafından çepeçevre kuşatıldığımız bir hayatın içindeyiz. Kaçmanın, kurtulmanın imkânı yok.

Öyleyse ne yapmalı?

Teknolojik araç-gereçlere günlük hayatımızda olabildiğince az zaman ayırmakla başlayabiliriz mesela. Temel ihtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra onların, hayatımızda daha fazla yer işgal etmesine zemin hazırlayan tuzaklara düşmemeye dikkat etmek çok zor değil.

Bilgisayar mı kullanıyoruz mesela; bir yazı yazacaksak veya bir tasarım yapacaksak, onu bitirdikten sonra bilgisayarın diğer özelliklerine fazla ilgi göstermemeli. Şu program şunu yapıyormuş; falanca programı bilgisayarınıza indirip kurduğunuzda filanca aygıtla entegre çalışarak şu şu işleri yapıyormuş gibi tuzaklara mümkün olduğunca düşmemeli. Çünkü bunun sonu yok. Herhangi bir iş için üretilen bir program başka alanlarda arızalar çıkarıyor veya yetersiz kalıyor. Bu defa o alanlardaki zaafı gidermek için başka programlar, başka teknolojiler... Sonra bunların birbirleriyle ilişkileri... Sonra başka versiyonlar... Bunun sonu yok!

Nüfusunun yarısını gençlerin ve çocukların oluşturduğu bir ülkede yaşıyoruz. Teknolojiye hiç bulaşmamış olan nesiller (yani benim çağımdakilerin babaları, dedeleri) ne kadar bağımsız, ne kadar sağlıklı, ne kadar "tabii" bir hayata alışmışlar! Bir yandan teknolojinin abrakadabralarına imrenme-garipseme karışımı duygularla bakarken bir yandan da dünyaya bağımlı olmamanın fiili örnekliğini gösteriyorlar.

Peki ya gençlerimiz ve çocuklarımız?

Onların hali gerçekten vahim...

Biz henüz işin hakikatinin farkında değiliz. İlkokul çağındaki çocuklar, ellerinde son model cep telefonlarıyla internet kafelerde bizim dünyamızla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir sanallığın dehlizlerinde yüzüyor. Aile içi iletişim büyük yara almış durumda. Bilhassa gençlerin ve çocukların davranış tarzları kesinlikle bizim aidiyetlerimizden bir iz taşımıyor...

Keşke bütün mesele teknolojinin köpürttüğü tüketim hastalığından ibaret olsa. Evet işin böyle de bir yönü var; bireysel ve toplumsal planda harcama kalemlerimize şöyle bir bakıldığında teknolojiye yaptığımız sarfiyatır listenin başlarında seyr ettiğini kolaylıkla görebiliriz.

Bütün bunları söylerken, "teknolojiyi dozunda kullanmak"tan bahsetmiyorum. "Teknolojiye bağımlılığın tabiileşmesi" garabetinden bahsediyorum. Bilhassa gençler için hayatın tabii şekli teknoloinin oluşturduğu sanallıktan ve bağımlılıktan ibaret. Benim çağımdaki insanlar hala zihinlerinin bir köşesinde teknolojiden bağımsız bir hayatın mümkün olduğu düşüncesini muhafaza etme şansına sahip. Bu bile başlı başına bir avantaj ve imkân. Ama ya gençlerimiz ve çocuklarımız?

Bir yandan onların "başarılı" insanlar olması için var gücümüzle gayret ederken onların teknolojiyle ilişkisini de pekiştiriyoruz, diğer yandan da onlara dünyaya bağımlılığın mü'min tavrı olmadığını öğretmek durumundayız.

Bizim zihnimiz ve kalbimiz netleşmeden buna muvaffak olmak mümkün mü?

Okuyucu Soruları 2 Darb ve Recm 2 / Dr. Ebubekir Sifil



 "Darabe" fiilinin "çok anlamlı" bir fiil olduğu doğrudur. Kur'an'da muhtelif kipleriyle 59 yerde geçen bu kelimenin, geçtiği yerlerde bağlama göre farklı anlamlar ifade ettiği de doğrudur. Ancak bu, mezkûr kelimenin geçtiği her bir yerde ifade ettiği anlamın "kafamıza göre" tayin edilebileceği anlamına gelmez.

Soru metninde Prof. Dr. Mehmet Dağ'a atfen yer verilen tesbit gerçeği ifade etmektedir. Sadece "darabe" fiili değil, Arapça'daki kelimelerin hemen tamamı, farklı edatlara veya mef'ullere/tümleçlere göre farklı anlamlar ifade eder. Bunların kimi hakikat, kimi mecazdır.

Birkaç örnek:

Darabe: Vurdu; dövdü; sür'at yaptı; uzadı; hareket etti; oynadı; seyahat etti; ticaret, gaza vb. bir sebeple bir yerden bir yere gitti.

Darabe bi nefsihi'l-ard: Bir yerde ikamet etti, kaldı.

Darabe bi yedihî: Eliyle işaret etti.

Darabe alâ yedeyhi: Tuttu, engel oldu, kesinleştirdi, ifsad etti.

Darabe an...: ...den yüz çevirdi.

Darabe beynehû: ...den uzaklaştırdı.

Darabe'ş-şey'e bi'ş-şey': Bir şeyi başka bir şeye kattı, karıştırdı.

Darabe fi'l-mâi: Suda yüzdü.

Darabe bi zekanihi'l-ard: Korktu.

Darabe'l-akrebu: Akrep (bir kimseyi) soktu...

Örnekleri artırmak mümkün. Daha detaylı bilgi isteyenler Tâcu'l-Arûs gibi, Kamus Tercemesi Okyanus gibi mufassal lugatlere bakabilirler.

Dolayısıyla bu kelimeye keyfemâşeyâ anlam vermek demek, cümleyi kendi istediği gibi kurmak demektir. Oysa Allah Teala'nın kelamı, biz onu yeniden anlamlandıralım, kendi anlayışlarımızı ona söyletelim diye değil, sabit anlamlarının ihtiva ettiği hakikatleri benliğimize yerleştirerek teslim olalım diye indirilmiştir.

Unutmayalım, Ehl-i Kitap da kendi kitaplarını -başka değil- tam da bu tarz mülahazalarla tahrif etmişlerdir. İçlerine sindiremedikleri, izah edemedikleri, zor buldukları, ele-güne izah edilemez gördükleri hükümleri kimi zaman Kitap'tan çıkararak, kimi zaman bağlamlarını tahrif ederek, kimi zaman da yorum metoduyla devre dışı bırakarak "hevalarına uygun" dinler ortaya çıkarmışlardır...

Söz buraya gelmişken Ehl-i Kitab'ın, kendi kitaplarını tümüyle reddetmemiş oldukları gerçeğine de dikkat çekmemiz gerekiyor. Adı "Tevrat" olan, "İncil" olan, hakiki Tevrat ve İncil'den cümleler, pasajlar taşıyan, ama muhtevasında Ehl-i Kitab'ın ileri gelenlerinin heva ve heveslerinin de yer bulduğu kitaplardır onlar.

Modern dönemde Müslümanların Kur'an'la ilişkisi, bilhassa Yahudilerin Tavrat üzerinde gerçekleştirdiği tasarruflarla gerçekten çarpıcı bir benzerlik gösteriyor.Günümüzde meal çalışmalarının önemli bir kısmının arz ettiği görüntü, hahamların Tevrat'ı tuttuğu muameleden farklı değildir. "Ben böyle anlıyorum" tavrıyla Kur'an'ı heva kaynaklı "özgürlük" algısının kurbanı kılanlar, etki alanlarını Kur'an merkezli söylemlere ular elbette...

Devam edecek.

Bkz. ez-Zebîdî, Tâcu'l-Arûs, III, 237 vd.; Mütercim Âsım, Kamus Tercemesi Okyanus, I, 186 vd.

21 Şubat 2012 Salı

Hafızlık müessesesi / Dr.Ebubekir Sifil


Hemen hepimiz hemen hergün Kur'an-ı Kerim'in ilahî koruma altında olduğunu dile getiren konuşmalar yapar ya da bu tarz konuşmalara şahit oluruz. Yüce Kitabımız'da "Muhakkak ki Zikr'i biz indirdik ve onu koruyacak olan da biziz"  buyurulduğu gerçeğinden hareketle Kur'an-ı Mübin'in korunmuşluğunu dile getirirken genellikle iki bağlam söz konusudur: Ya Tevrat ve İncil metinlerinin tahrif edildiğini konuşuyoruzdur ya da -ve daha yaygın olarak- Kur'an'dan başka güvenebileceğimiz bir başka kaynağa sahip olmadığımız iddiası gündemimizdedir.

Daha önce de defaatle dile getirmiştim; Kur'an-ı Kerim'in korunması, söz gelimi meleklerin gökten inip Mushaf nüshalarını kanatlarına alarak insanların müdahalesine karşı el değmez yerlere çıkarmaları şeklinde olmuyor. Allah Teala Kur'an'ı, bizzat Ümmet-i Muhammed vasıtasıyla koruyor. (Ve Ümmet-i Muhammed Kur'an-ı Kerim'i hangi suretle koruyorsa, Sünnet-i Seniyye'yi ve hadis-i şerifleri de aynı suretle koruyor...)

Hiç şüphesiz Kur'an'ın korunması, bidayetten beri onu hafızasına alarak kendisinden sonraki neslin hafızasına emanet eden "hafızlar kitlesi" vasıtasıyla gerçekleşiyor. Bu ameliye her kuşakta bu şekilde "tevatüren nakil" tarzında gerçekleştiği için Kur'an'ın tek harfinde bile değişiklik söz konusu olmaksızın bugüne kadar geldiğinden hiç birimiz şüphe etmiyor...

Çoğu kimse Kur'an'ı Kerim'in mevcut matbu Mushaflar vasıtasıyla gelecek nesillere aktarıldığını düşünse de gerçek öyle değil. Kur'an'ın naklinde "ezber" unsuru, yani "hafızlık" müessesesi o kadar önemli ve temel bir yer tutuyor ki, söz gelimi ülkemizde yeni bir Mushaf basılacağı zaman, prova baskılar Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde bulunan Mushafları İnceleme Kurulu'na gönderilir; orada görevli hafızlar o prova baskıları kontrol ederler. İşte bu kontrol, basılacak olan mushaf nüshasının bir başka Mushaf nüshasıyla karşılaştırılması şeklinde değil, onu kontrol eden hafızın ezberiyle karşılaştırılması şeklinde gerçekleşiyor.

Dolayısıyla Hz. Ebû Bekr (r.a)'ın iki kapak arasında topladığı ya da Hz. Osman (r.a)'ın çoğalttığı Mushaf nüshalarının orijinalleri şu anda elimizde değil diye hiç birimiz kur'an-ı Mübin'in korunmuşluğundan şüphe etmiyorsak, bunu bu ümmetin hafızlarına borçluyuz. (Aynı durum Hadis metinleri için de böyledir. Temel Hadis kitaplarının orijinal müelliif nüshaları şu anda elimizde olmasa bile, "Hadis hafızlığı" müessesesi elimizdeki hadis kitaplarının otantikliğinden şüphe edilmesine mahal bırakmıyor.)

Peki hiç düşünüyor muyuz, en temel varoluş alanımızı teşkil eden vahyi bu şekilde muhafaza eden o mübarek insanlar ne yer, ne içer, hangi şartlarda yaşarlar; toplumsal statüleri ne durumdadır, bir "özlük hakları" var mıdır mesela?

Yıllar yılı binbir fedakârlıkla yetiştirilen hafızların, ezberlerinde taşıdıkları Kelam-ı İlahî'ye hürmeten gönlümüzde ve dünyamızda mutlaka farklı bir yerde bulunması/tutulması gerekir. Bunun için mesela Hafızların Özlük Haklarını Savunma ve Geliştirme Derneği" gibi bir dernek kurulacak olsa, bunun ayıbı ve vebali bile bize fazlasıyla yeter...

Bir soru: Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde açılan imamlık yahut müezzinlik imtihanlarında iki yıllık ilahiyat ön lisans bitiren ve hafız olmayan bir adayla, hafızlığını bitirmiş ancak ön lisans okumamış bir adayın puanları eşit olduğunda hangisi tercih edilir?

Doğrusu bu sorunun cevabını bilmiyorum. Ama bir husustan eminim: Eğer bu ülkede ilahiyat ön lisans bitirmiş bir adayla hafızlığını bitirmiş, hatta kıraat eğitimi almış bir aday eşit seviyede tutuluyorsa, burada yanlış kriterlerin esas alındığını söylememiz yetmez; aynı zamanda büyük bir vebalin muhatabı olduğumuzun da vurgulanması gerekir...

Yine bu köşede daha önce farklı bağlamlarda söz konusu ettiğimizi hatırlıyorum; Osmanlı'nın son dönemlerinde içine girdiğimiz sıkıntılı sürecin atlatılabilmesi için dirayet ehli alimler tarafından hazırlanan raporlarda birtakım ekonomik, askeri... tedbirler sıralandıktan sonra gözetilmesi, gönlünün hoş tutulup dualarının alınması gereken kesimler zikredilir ki Kur'an hafızları da bunlar arasındadır.

Dolayısıyla hafızlığı, sadece gönlü zengin hayır sahiplerinin -Allah onların eksikliğini vermesin- gayretiyle yürümek zorunda bulunan bir müessese olmak durumunda bırakırsak, hafızları hiçbir özelliği bulunmayan, kaale alınması gerekmeyen, hatta varlıklarına çok da ihtiyaç olmayan... insanlar olarak görmeye devam edersek bunun gayret-i ilahiyyeye dokunacağından asla şüpheniz olmasın.

8 Şubat 2012 Çarşamba

İki uç arasında



Gün geçmiyor ki Şiilik ya da Vehhabilik propagandasıyla kafası karıştırılmış gençlerle muhatap olmayalım. Bu toprakların dinî hassasiyet sahibi gençlerinin kaderi oldu sanki bir uçtan öbürüne savrulmak…
Bu toprakların ilmî geçmişi ve müktesebatı hangi noktalarda bu gençleri tatmin etmekten aciz kalıyor ki, ifrat ile tefrit arasındaki bu savrulma gün geçtikçe ivme kazanıyor? Bu gençler bu ümmetin ana gövdesini oluşturan Ehl-i Sünnet'in hangi delilini ciddi olarak tartışıp çürüttükleri için o ya da bu marjinal çizgiye savruluyor?
Biri "Selef" adına, diğeri "Ümmet'in birliği" söylemini maske edinerek ayağımızın altındaki zemini kaydırıyor. Yanlış yaptıklarını söyleyenleri biri Kur'an ve Sünnet'e muhalefetle, diğeri Ümmet'i bölüp parçalamakla, "mezhepçilik" yapmakla suçluyor.
Nerede hata yapıyoruz?
Kestirmeden söyleyeyim: Yüzyıllar boyunca bu ümmeti her türlü savrulmadan muhafaza ederek istikamet üzere tutan Ehl-i Sünnet çizgi bize "ağır" geliyor. Bu terazi bu sıkleti çekmiyor. Ehl-i Sünnet itikadının bugünün problemleriyle ilgili olarak ne söylediği konusunda bu ülkede neşredilmiş kaç ilmî eser sayabilirsiniz? Ehl -i Sünnet geçmişte bütün bid'at fırkaların söylemlerini tarihe gömmüşken bugün dikkat çeken bu "acziyet" görüntüsü, Ehl-i Sünnet'in mi, yoksa bu çizginin temsilcisi durumundaki kişi, kesim ve cemaatlerin mi?
Aslında yazının başlığını "Üç uç arasında" koyup, bir de "türedi/modern" söylemin rüzgârına eteğini kaptırmış gençlerden söz etmeliydim. Zira modern söylemin tahribatı olmadan bu iki uç akımın bu kadar gelişip kök salmasını açıklamak mümkün değil. Vehhabi söylem de Şii söylem de modern söylemin bir ucu siyasete diğeri akideye çıkan tahripkâr etkisini gençlerin gözüne sokarak propaganda yapıyor.
Bütün bu oluşumlar, yükümüzün ne kadar ağır olduğunu, ne büyük bir vebal altında bulunduğumuzu ortaya koyuyor. Fildişi kulelerimizden başımızı çıkarıp dış dünyada neler olup bittiğine bakabilirsek eğer, Ehl-i Sünnet dışındaki her kesimin, devasa bütçelerle propaganda faaliyeti yaptığını ve "dip dalgalar" halinde ilerlediğini göreceğiz. Bir süre sonra bu topraklarda "bize ait" olmayan bir mücadelenin aleniyet kazanarak meydanı ele geçirdiğini görürseniz şaşmayın.
"Toplumlar nasıl dönüşür?" sorusunun cevabını okullarda, ev sohbetlerinde, İslamî kitabevlerinde gençlerin gündemini nelerin oluşturduğuna bakarak vermek mümkün. Onların her biri kendi bulunduğu konumda Ehl-i Sünnet'i, yani bu topraklara kimliğini veren en aslî unsuru mahkûm ederek kendisine alan açıyor. Çok görünür değil, çok dikkat çekmiyor; ama hızla yayılıyor bu akımlar.
Ya bizi biz yapan temel değerleri bu topluma hakim kılmanın, yani bu toplumun kimliğini muhafaza etmenin çaresi neyse ona bakacağız, ya da bir süre sonra 70'lerde bir örneğini gördüğümüz türden aile içi çatışmalara kadar varak bir kırılma süreciyle yüzyüze geleceğiz.
Bunun en temel yolu, nesilleri kendi kimlik kodları konusunda bilgi ve bilinç sahibi yapmaktır. Yani "İslamî ilimler" meselesi. Mevcut yapının bu probleme çözüm üretmek yerine, tam tersine problemi besleyen, büyüten ve tahkim eden bir hususiyete sahip olduğu açık. Dolayısıyla İslamî ilimlerin öğretimi konusunda ciddi alternatiflere yönelmek durumundayız.
Bu akımlar bizi biz yapan en temel kimlik kodlarını tahrip eden ve gençlerimizi kendi kimlik kodlarına yabancılaştıran "yapı-bozumcu" bir işlev görüyor. Bu durumun böyle devam edemeyeceği ne kadar açıksa, bu durumu dengelemenin ve işi aslına irca etmenin, sözünü ettiğim "alternatif" eğitim tarzını uygulamaya koymaktan başka bir yolu da mevcut değil.  Dr.Ebubekir Sifil / Milli Gazete - 5 Ocak 2012

Allah'a hamd, kula teşekkür / Ebubekir Sifil



Ramazan ayı içindeki yazıları Ramazan'a inhisar ettirmek amacıyla başka yazı yazmadım. Dolayısıyla yazmak istediğim birçok husus Ramazan ayı dışına ertelenmiş oldu. Artık sırayı onlara verme zamanı.

Ancak bu yazıyı parantez içi bir açıklama olarak görmenizi istiyorum. Zira benim için önemli bir meseleyi sizlere taşıyacak.

Bundan epeyce bir zaman önce bu köşede okuduğunuz kimi yazılarda yer alan bilgi ve atıf hataları gibi hususlarla ilgili bir yazı yazmış ve sizden o yazıyı olabildiğince yaymanızı talip etmiştim. Amacım değindiğim yazılardaki arızaların olabildiğince fazla sayıda insana ulaşması ve olabildiğince fazla sayıdaki insanın o hatalı noktaların farkında varmasını bağlamaktı ki yanlışlar kalıcı olmasın.

Yine o yazıda, yazılarımdaki hataları tarafıma ileten kardeşlerimin duacısı olacağımı söylemiş ve kendilerine dua etmiştim.

Ramazanda kaleme aldığım bir yazıdaki hataların farkına varıp bir mail göndererek beni uyaran Dursun Ali Yılmaz kardeşime de huzurunuzda teşekkür ediyorum. Allah kendisinden razı olsun ki beni o hatalarımı düzeltme imkânına kavuşturdu.

İki noktada nata ihtiva eden "Oruç Keffareti" başlıklı 22 Ağustos tarihli yazıda şöyle demiştim:

"... Aynı şekilde bir fakire 60 gün süreyle sabahlı-akşamlı karnını doyurabileceği miktarı her gün ayrı ayrı vermek de, 60 günlük yiyecek miktarını bir kerede vermek de mümkündür..."

Bu doğru değil. Doğrusu, fakir doyurma işinin ya bir fakiri 60 gün süreyle veya 60 fakiri bir gün doyurmak şeklinde olmalıydı.

İkinci hatalı ifadem:

"... Araya Ramazan orucunun veya bayramın girmesi de bu hükmün istisnasıdır. Yani başlamış bir keffaret orucu bir miktar tutulduktan sonra araya Kurban bayramı veya Ramazan girse mecburen ara verileceği için keffaret orucuna baştan başlamak gerekmez...."

Doğrusu, evvelden başlanmış ve araya Ramazan veya bayram girdiği için kesintiye uğramış kefaret orucunun baştan tutulması gerektiğidir. Zira kefaret orucunu Ramazan veya bayram dolayısıyla ara vermek durumunda kalmadan başka zamanlarda tutmak mümkündür. Ramazanın veya bayramın araya girmiş olması kaçınılmaz bir durum (özür) değildir.

Bu vesileyle Düzce'den aziz kardeşim Ali hocaya da Sana Din'den Sorarlar'daki bir muğlaklığın giderilmesine vesile olduğu için huzurunuzda teşekkür edeyim. "Akaid/Kelam Meseleleri" bölümünde yer alan "Müslümanı Küfre Düşüren Şeyler, Büyük ve Küçük Günahlar" başlığı altında başlıklı sorunun cevabında yer alan -"çıplak"lıkla ilgili- ifadelerim gerçekten de yanlış anlaşılmaya müsait idi; düzelttim.

İslam Ve Modern Çağ'ın I. cildinde "Müteferrik Yazılar" bölümünde yar alan "İslamî Tahrifat" başlıklı 3. yazıda Allame el-Âlûsî'nin Rûhu'l-Ma'ânî isimli meşhur eserine, oğlu Nu'mân el-Âlûsî tarafından sokuşturmalar yapıldığı konusunu işlerken, Rûhu'l-Ma'ânî'nin bizzat müellifin kendi hattıyla yazıp Sultan Abdülhamîd Han'a hediye edilmiş nüshasıyla karşılaştırma yapıldığı takdirde yeterli fikir edinilebileceğini yazmıştım. (Bizi bu durumdan haberdar eden, İmam el-Kevserî (rh.a)'dir.)

Bu ifade de hatalıdır. Doğrusu, Allame el-Âlûsî'nin tefsirini hediye ettiği padişahın Sultan Abdülmecîd Han olduğudur. İmam el-Kevserî'den okuduğum bu bilgi hafızamda hatalı olarak kaldığı için mezkûr kitaba da hatalı olarak geçmiş. (Bu hatamın ortaya konulduğu sitenin adresi: http://www.delikanforum.net/konu/93171-e-sifil-ve-ruhul-maani-hakkindaki-bir-bilgi.html)

Bu hataların düzeltilmesine vesile olan herkesten Allah razı olsun. Allah için hakkı söylemekten geri durmayan aziz insanlar, bizim gibi hayatı yazı üzerine kurgulanmışlar için ilahî birer lütuftur. Onlar olmasa yazıp kalıcılaştırdığımız hataların doğrusunu kim gösterir ve bizim bu vebalden -kısmen de olsa- kurtulmamıza kim vesile olur?

Not: Bu yazıyı okuyanları eğer imkânları varsa özellikle internet üzerinden mümkün olduğunca fazla sayıda insana ulaştırmaları hususi ricam ve istirhamımdır. Bu konuda katkısını esirgemeyenlerden de Allah razı olsun.

31 Temmuz 2011 Pazar

Bu Ramazan hepimiz Afrikalıyız / Dr.Ebubekir Sifil

Rahmet iklimine adım attığımız şu günlerde gönüllerde ayrı bir heyecan, ruhlarda ayrı bir sekinet var. Ramazan'ın mü'min yüreklere "coşku" ve "rikkat" olarak yansımasından daha tabii ne olabilir?.. Bunu ancak iman edenler bilir ve yaşar...

Bu Ramazan yazın en sıcak günlerinde misafirimiz oluyor. Yüce Rabbin lutfettiği bolluk ve bereket içindeyken, -dürüst olalım- aklımızın ucundan "bu Ramazan biraz çetin geçecek" diye geçmiyor değil hani...

Ne de olsa insanız. Zaaflarımız var. Hava çok sıcak ve günler uzun...

Sıcak havalarda oruç tutmak yerine fidye vermeyi aklından geçirenler, Hz. Abbâs (r.a)'ın, ilerlemiş yaşına rağmen Arabistan'ın dayanılmaz sıcağında biraz olsun serinlemek için Ramazan'da bir leğene su doldurup içinde oturduğunu hatırlamalı.

İbadetlerimizin iki yönü var: Sorumluluktan kurtulmak ve sevabına/faziletine nail olmak. Biraz sıkılmayla -sağlığını tehlikeye atmamak şartıyla- oruç tutabilecek durumda olanlar hemen fidye vermeyi düşünmemeli. Belki fidye bizi oruç sorumluluğunda kurtarır; ama oruç tutmanın sevap ve faziletini kesinlikle temin etmez...

Afrika bu yaz büyük bir sıkıntıyla, çetin bir imtihanla yüz yüze. Milyonlarca insan kavurucu sıcakta bir lokma yiyecek bulma umuduyla kilometrelerce yol yürüyor. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, hastalananlar, hayatını kaybedenler...

Yeryüzünün mazlumları onlar. Ve bizim onları, dünyanın kanını emerek semirenlerin insafına terk etmek gibi bir lüksümüz yok. Onlar bizim kardeşlerimiz. Hatta aralarında gayrimüslimler olsa bile onlardan elimizi çekemeyiz. Mazlumun elinden tutmak ancak mü'minlerin şiarıdır.

Biz oralara bigâne kalırsak bunun iki türlü bedeli olur:

Birincisi onların yaşadığı açlığa duyarsız kalmak ağır bir vebaldir. Onlar açken bizim mükellef iftar ve sahur sofralarında tıka basa yememizin izah edilebilir bir yanı olamaz.

İkincisi, oralarda bizim yokluğumuzun oluşturacağı boşluğu, başta misyoner örgütleri olmak üzere "başkaları" güle-oynaya dolduracaktır. Bu da bize katmerli bir vebal olarak yansıyacaktır.

Tam sırasıdır... Gelin bu Ramazanı farklı yaşayalım. Afrika'ya el uzatma çağrısı yapanlara, özellikle de STK'lara kulak verelim, el verelim, destek verelim. Bu hassasiyet dalga dalga büyüsün.

Kara kıtanın kara derili insanlarının bahtı da kara olmasın. Kurban ve sair organizasyonlarla oralara gidenlerin anlattığı öyküleri dinlediğinizde içiniz acıyor. Müslümanların sahnede olmadığı bir dünyanın ne hale gelebileceğini o öyküler canlı biçimde anlatıyor. Ve Müslümanlar iradeli davrandığında nelerin yapılabileceğini de...

Şimdiden Ramazan'ınız mübarek olsun. Bu mübarek iklim Gazze'de, Suriye'de, Mısır'da, Afganistan'da... yaşanan dramları hayra kalbetsin. "Yeryüzünün başka bir yeryüzü" olacağı günlere...

(Milli Gazete)

21 Temmuz 2011 Perşembe

Kusurlu Mal Albânî / M.Şevket Eygi

Sayın dostumuz, Uyarı ve eleştiri nâmenizi aldım, teşekkür ederim.

Nâsirüddin el-Albânî için "Zamanımızın en büyük muhaddisi, hattâ muhaddislerin imamı, hâtemü'l-muhaddisîn, hadîs konusunda en büyük otorite..." gibi övgülerde bulunuyorsunuz ve dört mezhebe uymayan inanç, fikir ve görüşlerinizi bu merdut (reddedilmiş) zata dayandırıyorsunuz.

Muhterem beyefendi!..

İslam fıkhında bir kural vardır:

Bir tâcir, kusuru olan bir malı satarken, o kusuru müşteriye söylemezse kazancı haram olur, günaha girmiş olur, müşterisini aldatmış olur.

İslam istikameti (doğruluğu, dürüstlüğü) esas kabul etmiştir.

İlmî görüşlerin açıklanması da, mecâzî mânada bir tür satışa benzetilebilir. Binaenaleyh bazı bilgilerin ve bilginlerin kusurları varsa onların muhatabı mutlaka insaflı ve adaletli bir şekilde beyan edilmesi gerekir.

Siz Albânî için:

*Zamanımızın en büyük muhaddisi,

*Muhaddislerin imamı,

*Hâtemü'l-muhaddisîn,

*Hadîs konusunda en büyük otorite...

Gibi övgülerde bulunurken, "malınızın" kusurları hakkında tek kelime sarf etmiyorsunuz.

Böylece "müşterilerinizi" (okuyucularınızı) aldatmış oluyorsunuz.

Siz taqiyye ve kitman yapmayı farz kabul eden, "taqiyye bizim dinimizdir, taqiyyeyi terk eden namazı terk etmiş gibi olur, taqiyyesi olmayanın dini de yoktur..." diyen mezhebe mensup olsaydınız, bir şey demeyecektim. Lakin siz Ehl-i Sünnet din kültürü dairesi içinde bulunan bir kimsesiniz ve Albânî konusunda taqiyye yapmanız, yâni Ehl-i Sünnet ulemasının ve muhaddislerinin ona yöneltmiş oldukları (Bazısı birkaç cilt) tenkitlerden hiç bahs etmemeniz doğrusu son derece esef vericidir.

Albânî Vehhabîlerin, kendilerine Selefî diyen bazı gulüvve sapmışların, dinde reformcuların, Ehl-i Sünnet muarızlarının imamıdır ama kesinlikle Ehl-i Sünnetin imamı değildir.

Albânî kimdir, özellikleri nelerdir? Madde madde sıralıyorum:

1. Günümüz Vehhabî ve Selefîleri içinde en önde gelen bid'atçi ve reformcudur.

2. Otodidakttir. Hocalardan ilim öğrenmemiş, icazet almamıştır. Bir insan kendi kendine kitap okuyarak uçak mühendisi, kalp ameliyatı yapan operatör doktor, ağır ceza hakimi olabilir mi? Olamaz. İşte Albanî'nin muhaddisliği de böyle kendinden menkul bir muhaddisliktir.

3. Asıl mesleği saatçiliktir.

4. Büyük Ehl-i Sünnet alimlerine, imamlarına ağır ve galiz şekilde saldırarak meşhur olmuştur.

5. Tasavvuf ve tarikat evliyasına ve ehline aşırı saygısızdır, onlara karşı düşmanca ve son derece agresif bir üslupla saldırmıştır.

6. O kadar aşırıdır ki, Suudî Arabistan'dan hudut harici edilmiş, Amman'da ev hapsinde 1999'da ölmüştür.

7. Bazı kitap tüccarlarının ve eğitimsiz bir kısım Müslümanın tercih ettiği bir yazardır.

6. İmamdır ama Ehl-i Sünnetin imamlarından değil, Vehhabî ve Selefîlerin imamıdır.

7. Ulemanın icmâına aykırı bozuk ictihadlarından biri kadınların altın süs eşyası takmalarının haram olduğu iddiasıdır.

8. Diğer bir bozuk ictihadı: Ticaretten kazanılan paranın zekâta tâbi olmadığı iddiasıdır.

9. Kendi kafasına (re'y ve hevasına göre) cumartesi günleri oruç tutmayı kesin olarak yasaklamaktadır.

10. Üç mescid dışındaki diğer mescidlerde itikaf yapmayı yasaklamaktadır.

11. Müslümanların selef imamlarını (mesela dört mezheb imamını) taklid edeceklerine kendisini taklid etmelerini istemektedir.

12. Kasden terk edilen namazların kazâ edilmesini yasaklamaktadır.

13. Hayızlı kadının ve cünübün Kur'an-ı Kerimi okumasının, tutmasının ve taşımasının caiz olduğunu iddia etmektedir.

14. Resulullah'ın (Salat ve selam olsun ona) kabrinin Mescid-i Nebevî içinde bulunmasının Medîne'deki bid'atlerden biri olduğunu tekrar tekrar iddia etmektedir.

15. Peygamberimizin kabrini ziyaret etmek ve ondan şefaat istemek maksadıyla seyahat edenin yanılmış bir bid'atçi olduğunu iddia etmektedir.

16. Zikrullah yapmak için elinde tesbih bulundurmayı bid'atçilik olarak vasıflandırmaktadır.

17. Allahü Teala için Arş'ın üzerinde el-mekân el-ademî diye bir yer olduğunu iddia etmektedir.

18. Tamâmü'l-minne adlı kitabında istimnânın (mastürbasyonun) orucu bozmadığını iddia etmektedir.

19. Sahih-i Müslim ve Sahih-i Buharî'nin "düzeltilmiş" baskılarını yayınlamış, ve bunlara "muhtasar" (kısaltılmış) ismini vererek hileli bir yol izlemiştir.

20. Albanî et-Tevessül adlı kitabında Mu'tezile mezhebini takliden, tevessül ve teşeffuyu haram olarak kabul etmekte ve bunun şirke denk olduğunu söylemektedir.

21. Ehl-i Sünnet tasavvufçuların İslam dışı olduklarını, şirke ve küfre düştüklerini iddia etmektedir.

22. Ehl-i Sünnetin itikatta iki imamı olan İmamı Eş'arî'ye ve İmamı Mâturidî'ye son derece muhaliftir, onları bid'atçi kabul etmektedir.

23. En az beş kitabında Medîne-i Münevvere Mescid-i Nebevî'deki Kubbe-i Hadra'nın (Peygamberimizin türbesinin) yıkılmasını, kabrinin mescid dışına çıkarılmasını istemektedir.

24. Bayram günlerinde akrabaları, komşuları ve arkadaşları ziyaret etmenin bid'at olduğunu söylemektedir.

25. Dârü'l-harb olduğu gerekçesiyle Müslümanların Filistin'i terk etmeleri ve Siyonist Yahudilere bırakmaları gerektiği yönünde fetva vermiştir. (Feteva, s. 18)

26. Teravih namazının 11 rekattan fazla kılınmasını yasaklamaktadır.

27. Cuma namazından önce dört rekat sünnet namazı kılmanın bid'at olduğunu iddia etmektedir.

28. Ehl-i sünnet alimlerine cahiller, bid'atçiler, hattâ bazen eşkıya diyerek hakaret etmektedir. Bu konuda Ehl-i Sünnet âlimi Şeyh Hasan Ali el-Sakkaf tarafından derlenmiş "Albânî'nin Ümmet'in âlimlerine karşı sarf ettiği hakaretlerin ve tiksindirici ifadelerin sözlüğü" adlı bir kitabı bulunmaktadır.

29. Peygamber Efendimizi öven "Kaside-i Bürde"yi okuyan Müslümanlara ahmak diyerek hakaret etmektedir.

Gelelim Ehl-i Sünnet ulema ve fukahasının bu bid'atçi zata karşı yazdıkları reddiyelere:

1. Hindistanlı muhaddis Habiburrahman el-Azami'nin dört ciltlik "el-Albanî Şuzuzuhü ve ahtauh"u.

2. Suriyeli âlim Muhammed Said Ramazan el-Bûtî'nin iki reddiye kitabı vardır. (a) Mezhebsizlik Şeriatı tehdit eden en tehlikeli bid'attir. (b) Selefin yolu mübarek ve tarihî bir çığırdı, İslamî bir mezheb değildi.

3. Faslı muhaddis Abdullah ibn Muhammed ibn Sıddîk el-Gummarî'nin Albanî'ye dört reddiyesi vardır.

4. Suriyeli hadîs alimi Abdulfettah Ebû Gudde'nin Albanî'ye ve arkadaşı zuheyr eş-Şeviş'e reddiyesi.

5. Mısırlı hadîs alimi Muhammed Avvame'nin "Âdabü'l-İhtilaf" adlı kitabı.

6. Mısırlı hadîs âlimi Mahmud Said Memduh'un iki reddiyesi.

7. Arabistanlı hadîs alimi İsmail ibn Muhammed el-Ensar'ın üç reddiyesi.

8. Suriyeli âlim Bedreddin Hasan Diab'ın reddiyesi.

9. Dubai Diyanet reisi İsa ibn Abdullah ibn Mani' el-Himyerî'nin iki konudaki reddiyesi.

10. Birleşik Arab Emirlikleri Diyanet İşleri Başkanı Şeyh Muhammed ibn Ahmad el-Hazrecî'nin "Albanî'nin aşırılıkları" başlıklı makalesi.

11. Suriyeli âlim Semir İslambulî'nin el-ahad, el-icmâ, en-nesh adlı yazısı.

12. Ürdünlü âlim Es'ad Selim Tayyim'in, Albanî'nin yaptığı bazı hataları teşhir eden yazısı.

13. Ürdünlü âlim Hasan Ali Sakkaf'ın sekiz kitabı.

Evet muhterem beyefendi... Siz Albanî malınızı göklere çıkartıyorsunuz ama onun kusurlarından hiç mi hiç bahs etmiyorsunuz.

Ehl-i Sünnet ulemasının aleyhinde bunca ilmî tenkit ve düzeltme kitabı yazdığı böyle bir kişiye siz nasıl zamanımızın hadîs imamı diyebiliyorsunuz?

Bu yazımdaki bilgileri halk bilmez. Siz "malınızın" kusurunu söylememekle Müslümanları aldatmış olmuyor musunuz?

Beyefendi!.. Müslüman âdil ve insaflı olmaya mecburdur. Kur'an, Sünnet bizi âdil olmaya çağırıyor.

Siz "Albanî benim gözümde imamdır ama onun aleyhinde de bunca ilmî tenkit kitabı yazılmıştır" demek zorundasınız.

Albanî gibi bir bid'atçiyi ve saygısızı muhaddislerin imamı olarak göstermenin bir vebali olsa gerek.

Selam ve saygılarımla...

(Milli Gazete )

17 Temmuz 2011 Pazar

Coca Cola içmenin hükmü

İhtilaflı meseleler ve kardeşlik hukuku / Dr.Ebubekir Sifil

Soru: Coca Cola haram diye bir fetva vermişsiniz, Hüseyin Avni Hoca, Mehmet Talu Hoca vs.'nin de aynı fetvayı verdiklerini biliyoruz. Bu konuda Diyobend alimlerinin de fetvaları var. Büyük Müfti İbrahim Desai ve başka Diyobendilerin fetvalarında görüyoruz ki, onlar Coca Cola haram değildir diyorlar. Alkol olsa bile, Siyonizme yardım etse bile, bu fıkhî açıdan Cola'yı haram etmiyor onlara göre. Hem Darul Ulum Diyobend'de Coca Cola'nın içildiğini gördük. İngiltre'de Darul Ulum'da okumuş alimler, büyük müftilerin Coca Cola içtiğini ve içilmesine helal dediklerini söyledi. Bu olsa olsa ihtilaf konusu değil mi? Diyobend'in Fıkıhda ne kadar güçlü olduğunu biliyoruz. Bazıları (bunu söylediğimiz için) bizim Peygambere ihanet ettiğimizi söylüyorlar; Coca Cola içtiğimiz zaman İslam'a hain olarak nitelendiriyorlar.

Cevap

Cola meselesine iki açıdan yaklaşmıştım:

1. Kola'ya (ve daha genelde gazlı içeceklere) çözücü olarak katılan alkolün, bu işlemden sonra mahiyet değiştirip değiştirmediği; başka bir maddeye dönüşüp dönüşmediği. Eğer bu işlemden sonra alkol tepkimeye girip alkol olmaktan çıkıp bir başka maddeye dönüşüyorsa kola (ya da söz konusu hangi içecek ise o) haram olmaz.

Kola'ya katılan alkol -çok düşük oranda da olsa- "alkol" olma özelliğini kaybetmeden varlığını sürdürüyorsa, çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır" ilkesi gereği kolanın içilmesinin haram olduğunu söylememiz gerekir. Bu durumda "Bir kimse litrelerce kola içse bile yine sarhoş olmaz; dolayısıyla içindeki az miktar alkol sebebiyle kolanın haram olduğunu söylemek doğru değildir" denemez. Çünkü burada dolaylı da olsa "az miktardaki alkolün içilmesinin haram olmadığı" söylenmiş olmaktadır. Allahu a'lem burada doğru olan, içeceğin fiilen "en fazla ne kadar içilebildiğini" değil, ilkesel olarak "çok miktarda içilmesi halinde sarhoş edip etmeyeceği"ni esas almaktır.

2. Diyelim ki içeceğe çözücü olarak katılan alkol, girdiği tepkime sonucu özelliğini kaybediyor ve alkol olmaktan çıkıyor. Bu durumda o içeceğin "li aynihhî" (sırf kola, gazoz vs. olduğu için) haram olduğu söylenemez.

Bu noktada geriye belli bir kola markasının İsrail'e yardım ettiği gerekçesiyle haram olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği sorusunun cevabı kalıyor.

Mukaddes beldede fiili bir savaş yürüten, varlığını işgal ve teröre borçlu olan ve hatta hayatı işgal ve terör üzerine bina etmiş olan terörist İsrail devletine yardım eden firmaların ürünlerini satın almanın, oradaki işgal, terör ve insanlık dışı uygulamalara destek vermek anlamına geleceği, ayrıca delillendirilmeye ihtiyaç göstermeyecek kadar açık bir meseledir. Hiçbir aklı başında Müslüman böyle hassas bir meselede "Ben verdiğim paranın nereye gittiğine bakmam; satın aldığım maddenin "li aynihî haram olup olmadığına bakarım" de aymazlığına düşeceğini sanmıyorum.

Dolayısıyla Diyobend ulemasından nakledilen fetva şayet doğruysa, yaüni onlar gerçekten öyle bir fetva veriyorsa, şu noktaların açıklığa kavuşturulması lazım:

1. Diyobend uleması Coca Cola'nın İsrail'e yardım eden bir firma olmadığı şeklinde bir bilgiye mi sahiptir?

2. Eğer onlar da bu firmanın İsrail'e yardım ettiğini kabul ediyorsa, o zaman fetvayı sadece tüketilen maddenin "li aynihî" haram olup olmadığı noktasına bakarak ve İsrail'le ilişkisinden sarf-ı nazar ederek mi veriyorlar?

Bu iki nokta aydınlatılabilirse Diyobend fetvası üzerinde daha rahat konuşabiliriz.

Ala külli hal, şu anda bu mesele üzerinde ihtilaf edildiği açık. Böyle durumlarda mü'minlerin, birbirlerine karşı gözetmeleri gereken hukuku ihlal edecek davranışlardan uzak durması gerekir.

Yıllar önce "Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar" adıyla bir kitap tercüme etmiştim. Şu anda mevcutu tükenmiş olan bu kitapta müellifin (Ebu'l-Feth el-Beyânûnî), yer verdiği bir bölüm konumuz açısından gerçekten önemli. İhtilaflı meselelerde mezhep imamlarımızın ve ulemamızın nasıl davrandığını ve bize ne tavsiye ettiğini izah eden bu bölüm, en az fıkhî ihtilafların sebep ve mahiyeti kadar önemli.

İnşaallah RıhleKitap yayını olarak Ramazan'da yeni baskısı okuyucuya arz edilmiş olacak. Meselenin oradan okunmasını tavsiye ediyorum.

3 Temmuz 2011 Pazar

Moderniteye direnmek / Dr.Ebubekir Sifil

Modernite deyince aklımıza öncelikle hayatın görünen yüzünün gelmesi karşı karşıya bulunduğumuz problemin ciddiyetini gösteriyor. Modernite-İslam ilişkisi bağlamında tartıştığımız meselelerin birkaç "kışkırtıcı" başlığa inhisar etmesi de aldatıcı noktalardan biri şüphesiz. Oysa bunlar sonuç. Sebebe inmedikçe meseleyi -en azından zihnimizde- çözme şansına sahip olmamız mümkün değil.

Müslümanlar olarak -mesela- modernitenin kurguladığı "üretim-tüketim ilişkileri" hakkındaki düşüncemiz nedir? İslam, üretimin ve tüketimin hangi esaslar dahilinde olmasını öngörür ve biz, fiilen yaşamakla bir cüz'ünü oluşturduğumuz modern üretim-tüketim ilişkileri bütünü içinde İslam'ın öngördüğü modeli zihnen kabul edebilecek durumda mıyız?

İslam, üretimin ihtiyaçlar kadar olmasını öngörür. İhtiyaçtan fazlasını üretmek birkaç açıdan mahzurludur. İhtiyaçtan fazla üretecek olursanız;

1. Hammaddeyi gereğinden fazla tüketmeden bunu yapamazsınız. Hammaddenin israfı tabiatın/çevrenin tahribi anlamına gelir. Dolayısıyla ihtiyaç fazlası üretim, bize "emanet" olarak verilmiş tabiatın tahribini intaç eder.

2. İhtiyaç fazlası üretimin kâra dönüşmesi, ancak toplumda yapay ihtiyaçlar oluşturmakla mümkündür. Burada da "israf" söz konusudur.

3. İhtiyaç fazlası üretimi esas alan ekonomi anlayışı, kaçınılmaz olarak acımasız bir "rekabet" ortamını doğurur. Modern ekonomik sistemde var olabilmenin olmazsa olmazlarından birisi "durmadan büyümek"tir. Belli bir seviyede durmak, bu sistemde yok olmakla eş anlamlıdır. Dolayısıyla büyümek için her ne lazımsa onu yapmak zorunda kalan işletmeler, ahlakî ilkeleri de, hukukî ilkeleri de buna göre düşünüp tesbit etmek zorundadır. (Modernitenin temelinin ekonomiye dayandığı gerçeğini hatırlayalım.) Kimse doğruluğuna kani olmadığı bir şeyi yapmaz. En azından devamlı olarak yapmaz. Başlangıçta yaptığı şeyin doğru olmadığını düşünse bile, onu yapmaya devam ettiğinde, -yaşadığı gibi inanmanın kaçınılmaz sonucu olarak- "kabul ettiklerinin" değil, "yaptıklarının" doğru olduğunu söylemeye başlayacaktır insanlar.

Hormonlu yiyecekler gibi durmadan sağlıksız bir şekilde büyüyen metropol şehirlerde yaşamaya, işlem görmüş, katkı maddesi eklenmiş, raf ömrü uzatılmış gıdalar tüketmeye, evlerimizi ve çevremizi kuşatmış bulunan cihazlara itiraz etmeye, bunu en azından zihnen yapmaya hazır olup olmadığımız meselesinin modern çağda İslam'ın doğru algılanıp doğru yaşanmasıyla doğrudan ilişkisi var.

Bunlar olmadan yaşayamayacağımız düşüncesine sahipseniz, bunun da size modernitenin hediyesi olduğunu acilen fark etmek durumundasınız...

Bütün bunlar insanın nefsî arzularına ve hevasına hitap eden, onu köpürten bir hayat tarzının ifadesi. Dolayısıyla modern hayat tarzının en temelde insanın nefsî hevası üzerine kurulu olduğunu söylemek gerçeğin ifadesi olacaktır.

Şimdi başa dönüp soralım: Müslümanca bir hayat için moderniteye ruh veren teori ve pratiklerle zihnen hesaplaşmaya hazır mıyız?

28 Haziran 2011 Salı

“Mehdi As. Konusunda Uyarı”


''Bir kimse Mehdiyim diye ortalığa çıkmışsa ya da bir topluluk birinin Mehdi As. olduğu davasındaysa şunlara bakarak onun veya onların yalancı olup olmadığını rahat anlarsınız:

1- Müslümanlar yeryüzüne hakimler mi? O şahıs yeryüzünün meliki mi?

2- Hz. İsa As. onunla beraber mi?

3- Yeryüzünden zulüm, fısk, fücur, aşikar günah işlemek, Allah’a isyan kalkıp yeryüzü adaletle doldu mu? Mal, servet, zenginlik adetsiz hesapsız herkese dağıtıldı, ihtiyaç sahibi kimse kalmadı mı?'' Yazının tamamı aldanmayalım.net'te

21 Haziran 2011 Salı

Diyanet ve imam..

''Halk farkında değil ama şu anda Diyanet kadrolarını ele geçirmek için dehşetli bir faaliyet var. Sessiz sedasız sinsice...

Bendeniz bir Ehl-i Sünnet Müslümanı olarak, fetva isteyeceğim müftünün, arkasında namaz kılacağım imamın, konuşmasını dinleyeceğim vaizin itikadını, mezhebini, meşrebini bilmeliyim. Bir imam "Bu devirde üç hak ibrihimî din vardır, Hz. Muhammed'i, Kur'anı, İslam'ı inkar eden gayr-i Müslimler Cennetliktir" diyorsa, Sünnî olarak onun ardında namaz kılamam.

Bir imam "Fazlurrahman büyük ve mübarek bir din önderidir. Onun Tatiliye mezhebi haktır. Kur'andaki nice kesin hükümler tarihseldir, bugün geçerli değildir" inancına sahipse onun ardında da namaz kılamam. Bir imam müteşabihatı lügavi manaya alarak "Allah'ın insanlar gibi eli, ayağı, yüzü vardır. O iner çıkar. Onun ciheti vardır..." gibi inançlara sahipse onun ardında da namaz kılamam. Evet tekrar ediyorum: Diyanet kadrolarını ele geçirmek için birtakım fırka ve hizipler var güçleriyle sinsice çalışıyor. Dehşetli taqiyye yapılıyor.''
M. Şevket Eygi

13 Haziran 2011 Pazartesi

Kürtçe ezan ya da..

Acı hikayemiz bu kadar lirik şiir tadında kağıda dökülebilirdi. Ve en sona dikkat : ''Kürtçe Ezan Kürtlerin "tek parti dönemi"dir. Yolu yarım asır geri gitmek yani. Bir kere sokulduğumuz delikten bir kere daha sokulmak...'' Irkçılığın nasıl ayrıştırıcı bir bela olduğunu yaşadığımız zaman diliminde saklanası bir makale.

''Kürtler : Bir delikten iki kere sokulmak...''

Aramıza yapay sınırlar çizilmeden ve "İslam ülkeleri" tabiri dilimize düşmeden çok önce zihnimizdeki yerini yitirmeye başlamıştı "İslam kardeşliği" olgusu. Her bir etnik unsur ayrı bir baş çekmeyi ve "İslam kardeşliği" vakıasını bu şekilde fiilen ortadan kaldırmayı "marifet" saymaya başladığında başlamıştı "bölücülük" fitnesi aslında. Araplar Türkleri "işgalci" görecek, Türkleri köpeklerine "Arap" ismi takacak vadilere savuran o illetten başkası değildi.

Sadece alfabemiz, takvimimiz, kıyafetimiz değildi değiştirilen; dost ve düşmanlarımız da değişmişti kaçınılmaz olarak. Sırtımızı birbirimize dönünce, yüzümüzü döndüğümüz taraftan olduk. Mıknatısın aynı uçları gibi birbirini iterek bugüne geldi Ümmet-i Muhammed'i oluşturan unsurlar ve yeryüzünde böyle bir dağılmışlığa bizden başka maruz kalan yok...

Alfabemiz, takvimimiz, kıyafetimiz bizim "şiarımız"dı. Biz varlığımızı onlar üzerinden görünür kılıyor, "öteki"nden onlar vasıtasıyla ayrılıyorduk. Ezan ise o şiarların en görüneni idi. Bizi, varlık alanımızı, eşyaya, insana, hayata, kâinata ve fizik ötesine bakışımızı günde beş kere ilan ediyorduk ezan vasıtasıyla.

Sonra gün geldi o da "değişim"den nasibini aldı. "Allâhu Ekber"in yerini "tanrı uludur" aldı. O artık "ezan" değildi; ezanın sembolize ettiği değerler sisteminin hayatın dışına itildiğini ilan eden bir "meydan okuyuş"tu.

Uzun, upuzun yıllardı onlar. Hafızaların en kuytu yerinde öyle bir yer edindi ki kendine, bir daha hatırlanmaması, bir daha yaşanmaması için yaptıklarımız onu hayatımıza sokan melhameye hizmette başka bir anlam taşımadı.

Gün geldi, ezan aslına döndü. Tekrar "şiarımız" olarak hayatımıza girdiği için hamdettik; bir kâbus dönemi bitmişti sanki onunla...

Çok geçmeden "melhame"nin bir başka yüzünü tanıdık. Bu bitiş "başlayış"tı; bu gidiş "geliş"ti... Bu defa kazanımlarımız kayba dönüşmesin diye eldekileri gözden çıkarmaya başladık.

Kürtçe ezan sürecinin serencamı da bundan başka olmayacak. Önce kaybettirilecek kürt kardeşlerimiz. Sonra kazandırılacak. Ve sonra da kazandıklarını kaybetmemek için elde olanları feda etmeye razı kılınacaklar.

Türklerin ısırıldığı delikten onlar da ısırılıyor.

Türkler şamanistti, Kürtler zerdüşt. Türkler Müslüman oldu, Kürtler de. Aynı kıyafeti giydiler, aynı alfabeyi kullandılar, aynı kavramlarla, hatta aynı "dille" konuştular. Aynı rızayı gözettiler, hedefe kilitlendiler.

Türkler kaybettiğinde Kürtler de kaybetti, Araplar da, diğerleri de... Aynı delikten sokulduk, aynı sinsi oyuna geldik...

Kürtçe Ezan Kürtlerin "tek parti dönemi"dir. Yolu yarım asır geri gitmek yani. Bir kere sokulduğumuz delikten bir kere daha sokulmak...'' Dr.Ebubekir Sifil

6 Haziran 2011 Pazartesi

"Muâviye'yi Sevmem" Diyen Densize Cevap / Murat Yazıcı

Doğrusu, Hayreddin Karaman'ın kayda değer bir ilmi veya kütübhanemizde bulundurmak isteyeceğimiz istifadeli bir eseri yoktur. Beynelmilel sahada kendisine itibar edildiğini de görmedik, duymadık. Bu açıdan bakılınca, klasik ma'nâda bir âlim olmadığı gibi, mühim bir araştırmacı veya vasatın üstünde bir yazar da değildir. Ancak, Türkiye'de kendisine itibar eden kesimler olması, gazete ve televizyonlar vasıtası ile bozuk görüşlerini neşretme imkânına sahib olması gibi hususlar, bu şahsı görmezden gelmemize mâni oluyor.
Taha Akyol'la yaptığı röpartajda demiş ki: “Muaviye’yi sevmem, ... Ehl-i Beyt sevgisiyle Muaviye bir kalpte birleşmez!”

Bu kendisinin kıymetsiz görüşüdür. Zaten daha evvel "mut'a nikâhı yapanlara fasık denemez" ma'nâsında anormal sözleri sarfetmiş bu kişi başka türlü söyleseydi, herhalde şaşırırdık.

Ehl-i sünnetin bu konudaki tavrı çok açıktır ve tartışmasızdır. Diğer başlıklar altında uzun yazdım; burada önce Ehl-i sünnetin reisinin sözlerini yazıp, sonra da ikinci bin yılın müceddidinden bir iktibasla noktayı koyacağım.

İmam-ı a'zam Ebû Hanife rahimehullah buyuruyor ki:

"Biz Resulullahın (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) Eshâbının hepsini dost ediniriz ve hiçbirini hayır dışında anmayız." (el-Fıkhu'l-Ekber)

"Onların hiçbirinden uzaklaşmayız ve dost edinmekte hiçbirini ayırmayız." (el-Fıkhu'l-Ebsat)

"Takva sahibi her mü'min onları sever ve her kötü münâfık da onlara kin tutar." (el-Vasiyye)

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendi hazretleri rahimehullah buyuruyor ki:

"Eshâb-ı kirâmın hepsini ve Ehl-i beytin hepsini sevmek, saymak lâzımdır. Birini sevmemek, hepsini sevmemek olur. Çünkü, insanların en iyisinin sohbeti ile şereflenmek fazîleti, hepsinde vardır. Sohbetin fazîleti ise, bütün fazîletlerin üstündedir." (59. Mektub)
http://muratyazici.blogspot.com/2011/01/muaviyeyi-sevmiyorum-diyen-densize.html

Karaman Hakkında Vesikalar

29 Mayıs 2011 Pazar

M.Esed meali / Dr. Ebubekir Sifil

Soru: "(...) Ben yıllar evvel Yeni Şafak gazetesinin dağıtmış olduğu Muhammed Esed mealini aldım. Sonra duydum ki bir kaç yerde ehli sünnet dışı söylemler var. (Mucizenin inkarı gibi). Birkaç arkadaşla meseleyi tartıştık. Bir kısmı Esed'in önemli bir şahsiyet olduğunu söyledi. Bu konu hakkında bizi bilgilendirirseniz seviniriz."

Cevap

İtikadî noktada arızaları olan bir kimsenin bir yandan da "önemli" olarak nitelendirilmesi, neyi öne aldığımız ve önemsediğimiz sorusunu cevaplandırış tarzımıza göre değişecektir. Neye nasıl inanmamız gerektiği meselesinin önemini büyük ölçüde yitirdiği günümüzde başka hususların öncelenmesine şaşırmamalı...

Muhammed Esed'in kaleme almış olduğu, dilimize Kur'an Mesajı adıyla çevrilmiş olan mealde Ehl-i Sünnet'e aykırı yerler olduğu, gerçeği yansıtan bir tesbittir. Esed'in, mealinde Ehl-i Sünnet'i bid'at fırkalardan ayıran nesh, şefaat, kabir azabı... gibi hususlarda, hatta bid'at fırkaların dahi kabul ettiği nüzul-i İsa (a.s), cehennem hayatının ebedîliği gibi hususlara muhalif yorumlar ileri sürüp savunduğu bilinen bir husus.

Bu söylediğim hususlarla ilgili olarak şu ayetlere düştüğü notlara bakılabilir:

Kâfirler için cehennem azabının ebedî olmadığına dair: 78/en-Nebe', 23'e ve 40/el-Mü'min, 12'ye düştüğü notlar.

Şefaat inancı konusunda: 10/Yunus, 3'e düştüğü not.

Hz. İsa (a.s)'ın göğe kaldırılışı ve yeryüzüne tekrar gelişi konusundaki İslam inancına aykırı yorumları için: 4/en-Nisa, 158'e ve 43/ez-Zuhruf, 61'e düştüğü notlara bakılabilir. Bu konuda kabir azabıyla ilgili ayetleri de inkâr doğrultusunda meallendirdiği görülen Esed, zaman zaman yaptığı bir şeyi burada da yapar ve 71/Nûh, 25. ayetinde kabir azabına hiç değinmez ve bu tavrını da ez-Zemahşerî'yle refere eder. Ancak ez-Zemahşerî, o yorumla birlikte kabir azabını da gündeme getirmiş ve ayetin ona da delalet edebileceğini belirtmiştir.1 Esed'in burada ez-Zemahşerî'nin bu görüşüne hiç değinmemesi dikkat çekicidir.

Modern zamanların en büyük fitnelerinden olan "Ehl-i Kitab'ın, Kur'an-ı Kerim'e ve Efendimiz (s.a.v)'e iman etmeden kurtuluşu elde edip cennete gideceği" inancını savunması da Esed'in üzerinde yürüdüğü çizginin mahiyeti konusunda yeterince açıklayıcıdır.

Esed'in, cinlerin ontolojik varlığıyla ilgili söyledikleri de dikkat çekicidir. Mealin sonuna koyduğu "ek"lerden birisini bu konuya tahsis ettiği malum. Orada söyledikleri dikkatli bir gözle tetkik edildiğinde Esed'in cinlerin varlığı konusunda çok da rahat olmadığı, muğlak birtakım ifadelerle meseleyi muallakta bırakmayı tercih ettiği görülmektedir. Bu konudaki bir yorumu için 6/En'am, 128'e düştüğü nota da bakılabilir.

Okuyucu sorusunda da belirtiliği gibi Esed'in bir diğer "farklı" yanı da Efendimiz (s.a.v)'e verilen mucizeleri inkârıdır. Örnek olarak 17/el-İsrâ, 59. ve 93. ayetlerine düştüğü notlara bakılabilir.

Burada kısaca ifade etmeye çalıştığım hususlar Esed'in "Ehl-i Sünnet çizgiye riayet" gibi bir hassasiyet taşımadığını, hatta yer yer hiçbir İslam fırkasının söylemediği şeyleri ortaya atıp savunduğunu göstermek için yeterli olsa gerektir.

1 Bkz. el-Keşşâf, VI, 219.

27 Mayıs 2011 Cuma

Günahkar, Kusurlu, Hatalı Müslümanlar / Mehmet Şevket Eygi

''Zamanımızda Türkiye Müslümanlarının belli başlı günahları, noksanları nelerdir? Bunların bir kısmını saymaya çalışacağım.

(1) İtikad yani inanç konusunda büyük bozukluklar vardır.Kur'ana, Sünnete, Selefe aykırı bid'atler çoğalmış ve yayılmıştır. Bilenler bilmeyenleri uyarmamakta, bilgilendirip aydınlatmamaktadır. İtikadi meselelerde küfre kadar giden vahim bid'atler görülmektedir.Bağlantı

(2) Dinin direği olan beş vakit namaz halkın büyük kısmı tarafından terk edilmiştir. Bilenler bu konuda cahilleri, gafilleri, günahkarları uyarmıyor.'' devamı burada

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Evet, çok eşlilik yasal olsun / Mustafa Akyol

''Amerikalı hukuk profesörü Jonathan Turley’nin “Çok Eşlilik Yasaları Kendi İkiyüzlülüğümüzü Gösteriyor” (Polygamy Laws Expose Our Own Hypocrisy) başlıklı USA Today makalesi, bu konuda tartışma yaratmış yazılardan biri. Turley şöyle diyor:

“Bireylerin, istedikleri sayıda partner ile istedikleri biçimde cinsel ilişkiye girebileceklerini anayasal bir hak olarak tanıyoruz. Dolayısıyla, bir insan çok sayıda partner ile yaşayabiliyor, hatta onlardan çocuklar yapabiliyor. Ama o partnerlere karşı yasal bir sorumluluk kabul edip de onları ‘eş’ edinirlerse, onları hapse atıyoruz !”

Turley’in sözünü ettiği iki yüzlülük, Türkiye’de de bolca var: Konu “zina” olunca “yatak odasında devletin ne işi var!” diye köpürenler, o yatak odasına sayısız “nikahsız partner”le girme özgürlüğünü savunanlar, aynı mekana “nikah eşler”le girilmesine şiddetle karşı.''yazının tamamı burada

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Seçim, toplumsal mutabakat ve dinin yaşanması

Bugünkü yazısında Muhterem Ebubekir hoca, yaklaşan seçimlerde oy kullanacak Müslümanları bundan men eden ufuksuz kimi insanlara ve onlardan etkileneceklere seslenmiş:

''Bir noktaya daha değinelim: Milletimizin aslî değerleriyle buluşması bir süreçtir ve bu zorlu süreçte dirayet, hassasiyet ve gayret noktasında herkes elinden geleni yapmakla mükelleftir. Mevcut durumu ve arızaları onaylamamak adına bu "öze dönüş" sürecine duyarsız kalmak, hatta bu sürece katılım gösterenleri "şirk"le itham etmek bir müslümandan sadır olmaması gereken temel bir arızadır. Mevcut yapının arızalarını, hatta bu yapı içinde İslamî hassasiyet taşıyan unsurlardaki kimi eksiklik ve zaafları köpürterek böyle cepheden tavır almak onaylanabilecek bir davranış değildir. Bireysel yaşantılarında "düzen"in birtakım gereklerine riayet etmekte bir sakınca görmeyenlerin, milletin kurtuluşu söz konusu olduğunda "gayret-i diniye kabarması" pozuna girmesi sadece bir "samimiyet problemi" değildir. "Düzen"in birtakım gereklerine riayet ederken "mecburiyet" gerekçesinden hareket edenler, aynı gerekçenin toplumsal planda niçin geçerli olmadığını vicdanlarında sorgulamalıdırlar...'' Dr. Ebubekir Sifil / Milli Gazete